4 Nisan 2016 Pazartesi

BÜYÜKLERE MASALLAR



BÜYÜKLERE MASALLAR


Bu masalı uyumak için değil uyanmak için okuyun!

Bir varmış bir yokmuş, dünya denilen gezegende masal anlatanlar çokmuş.
İşte bu masalın içinde günlerden bir gün, yıldızların toplanıp da kader kalemini
oynattıkları, ilahi emire boyun eğdikleri bir günde, basit bir ailenin gerdek gecesi
olurken, bir inci tanesi OL emriyle annesinin kainata benzeyen rahmine düşmüş.
Kudret eli bir işe uzandı mı, çorak tarla bile mahsul verir, çöller vahaya döner. İşte o
kadının rahmi de, o düşen inci tanesiyle yeşermiş de yüzü gülmüş.
Kadın, taşıdığı yükü bilmezmiş, bu masaldan uyanacak olanı doğurmak üzere
olduğundan habersiz, gündelik ve sıradan yaşamına devam edermiş. Ama dedik ya,
kader hükmü bütün tedbirleri bozar, İsa’nın nefesini üfler de ölüler sevinçle ayağa
kalkarlar.

O cana can veren bahçede, bir gül goncası yetişmekteyken, günler günleri kovalamış
ve tam 120 gün geçmiş, yani tam üç kere 40 gün ve 3. devir tamamlanınca o
annesinin sırrında saklanan bebek, canlanmış, vücut şehrine teşrif etmiş, tahtına
kurulmuş. Başlamış kendini annesine hatırlatmaya, önce küçük hareketlerle sonra ise
tekmelerle. Sanki taa o zamandan, doğduktan sonra göstereceği isyanı belli etmek
istemekteymiş,.

İnsanın yaratılışı 7 ve 40 sayısının hükmündedir, 7x40 = 280 yani 9 ay 10 gün derler
yaratılışın cilvesine. Bebek tam bir mükemmellikle, bütün kainatı kendinde toplamış
olarak ortaya çıkar. Sayıların hikmetini çözecek olan artık doğmak üzereydi.
Vakit gelip, karanlık ve ılık olan sırlar aleminden, her şeyin ifşa olduğu bu masallar
alemine sonunda doğdu. Doğduğu an, ufaklık pek de iyi karşılanmamıştı, kıçına
şaplak atan bir adam, etrafında bir sürü gürültü yapan kişi, annesinin güzel kokusunu
bastırıyordu. Halbuki, gözleri henüz etrafını görmese de, basireti hepsinden daha
açıktı.

Düşüncenin olmadığı bir sessizlik diyarında olmanın tadını çıkardı. Eğer o sırada
düşünebilseydi şöyle diyecekti: “Burası da neresi böyle?”
Kundağa sarılıp, orta halli döşenmiş evine getirildiğinde bile hala ağlamaktaydı,
huzurunu bozan bu seslere, ışığa ve içinde hissettiği düşme korkusuna henüz
alışamamıştı. Sonradan öğrenecekti ki, vücut şehrine hapsolanların daha nice
duyguları vardı.

İşte ilk isyanı başlamıştı, annesi onu emzirmek için memesini uzattığında yüzünü
çeviriyor, zorlandığında ise ağlamaya başlıyordu. Onlara haykırıyor ama sesini
duyuramıyordu: “Ben dünya sütüyle beslenmek için gelmedim, bana ilahi ilmin sütünü
verin.”

Baktılar ki içiremeyecekler, vazgeçtiler. Annesinin işaret parmağını emmeyi tercih
ediyordu, sanki bir şeye işaret etmek istermişçesine. O, ailesinin tek çocuğuydu,
ikincisinin olmasına doktorlar izin vermemişti. O’nun tek olması gerekiyordu.
Zaman sanki hızlanmıştı, yıllar yılları kovalayıp bir an önce onu, hayatının değişeceği
noktaya götürmek için acele eder gibiydiler. Çocukluğu, diğer çocukların içine
karışmaya çalışmakla geçti. Farklıydı; ama farkının değerini anlayabilecek kimse
yoktu. Ama yakında hem de çok yakında uyandırma servisi devreye girecekti.
İlginçtir ki, küçükken çocuklar, büyüdüğünde ise etrafında olan insanlar o hiçbir şey
yapmasa da onu kıskanırlardı. Sanki etrafa başka bir akım yayıyordu. Onu ya çok
severler ya da nefret ederlerdi, ortası yoktu. Bu ayrımın daha da derinleşeceği
zamanlar yaklaşmaktaydı.

Okul yıllarında tattığı platonik bir aşk, onun ilk değişim sinyaliydi. Zaten ondan normal
bir aşk yaşanması da beklenmezdi. Hissettiklerini söyleyemedikçe içinde patlayan
galaksilerin haddi hesabı yoktu. İçinde sanki evrenler varlıktan yokluğa, yokluktan
varlığa dönüşüyordu, acaba bu içe dönüklük bütün masaldan uyananların ortak
özelliği miydi? Gözleri sadece dışarıyı gören biri bu masaldan acaba hiç uyanmış
mıydı?

Eve geldiğinde sevgilisini hayal ederken ve o hayalin içinde duygulara dalmışken, o
anda bir boşluk, bir duraksama meydana geldi. Şaşırdı! Sevgilisi yanında yoktu, onu
görmüyordu. Peki kafasının içindeki bu suret nasıl oluyordu da ona böyle duygular
yaşatabiliyordu? Bu suretin bir canı var mıydı? Yoksa bu yalnızca gözleri büyüleyen
bir sihir miydi? Bu soru, geldiği kadar hızlı gitti ve cevapsız kalarak onu yine hayallere
ve duygulara daldırdı. Cevabın henüz vakti gelmemişti. Zihnin bütün göz boyama ve
sihrin kaynağı olduğunu henüz fark edememişti. Ama o hakikatı gösteren boşluk bir
kere kişiyi ziyaret etti mi artık bırakmaz. Bir kere DURabilirsen ve bir kere o seni
kuşatan büyünün içinden kendini geri çekebilirsen, o gerçeği görmenin tadı seni

sürekli kendine doğru cezp eder. Ona da bu lütuf ulaşmıştı, DURmak ve geri
çekilmek ona kolaylaştırılmıştı. O, bunu yapmak ve gerçeği görmek için gelmişti.
Seneler geçmeye devam ediyor ve O; hayaller, fikirler, duygular ve arzular
dünyasında kapana kısılmış bir şekilde hayata tutunuyordu. Etrafına baktığında
herkes kendisi gibiydi, diğer insanların da ulaşamadıkları hayalleri, onları kıvrandıran
arzuları, birbirlerini öldürmelerine bile sebep olan fikirleri ve bitmek bilmez duygu
fırtınaları vardı. O zaman, onun yaşadıkları da normal olmalıydı(!), tabi eğer
kalabalığın yaptığına normal denirse!

“Peki bu normalse neden huzursuzum?” diye sormaya cüret etti, “Niye içim yanıyor,
niye kafamdaki sesler sürekli cızırtı yapıyor. Karlı gösteren bir televizyon gibi niye
sürekli aynı karenin içine hapsoldum?” ve cevap verdi; “Herkes böyle! Demek ki
olması gereken bu, ne diye sorup duruyorsun!”
Ama içinden kuvvetli bir “Hayır” sesi yükseliyordu, üstelik bu sesi bastırmak artık
zorlaşmıştı. Sanki şunu fısıldıyordu: “Büyüden kurtulmak için büyücüye soru
sorulmaz, onun verdiği her cevap başka bir zehirdir.” İşte o an yine ani bir boşluk,
sessizlik, sınırsızlık onu kuşatmıştı. Bir anda onu çemberin dışına atan bu şey de
neydi böyle. Peki bu kısacık anda hissettiği bu tarif edilmez huzur ve mutluluk da
neydi?

Gürültü yine geri geldi, bir kez daha fikirlerin ve duyguların istilasına uğramıştı. Sanki
daha da kuvvetli geliyorlardı, bir şeyi örtmek, gizlemek istiyorlarmış gibi. Bir fikir ona
şöyle telkin etti: “Düşünmeden durman mümkün değil, bütün insanlar düşünürler ve
bunu durduramazlar, insan olmak böyle bir şeydir.” Çocuk, az daha buna kanıyordu
ama perde bir kere aralandı mı, bütün fısıldayanların gerçek yüzü görülür.
İrkildi ve kızdı. Yeterrr!! diye bağırdı, susun artık. Ve yine bir boşluk ve hayret, “Aman
Allahım, bu seferde fikirlerim beni duygularımla kuşatıp kandırıyorlar, fikirlerden
duygulara savruldum, kurtulduğumu ve hileyi fark ettiğimi sanırken başka bir tuzağa
düştüm. Çamurdan çıkıp, bataklığa girmek kurtuluş olur mu hiç?”
Bu paradoks karşısında aciz kalmıştı. Kendini güçsüz ve bitkin hissediyordu.
Kafasında ki çiftlikte toplanmış bütün ahali, sanki ona kurnazca sırıtıyorlardı. Donuk
bir şekilde gözlerini alnına doğru kaldırdı ve yakınında olan yatağa devrildi. Uyumak
istiyordu, o sırada bildiği tek kaçma yolu buydu. Ama kaçarak kurtulamayacağını
anlayacaktı.

Uyandığında sanki dayak yemiş gibiydi. Zorlanarak kalktı, annesi onu yemeğe
çağırıyordu. “Her zamanki şeyler işte” diye düşündü, rutinlik onu sıkıyordu ama başka
ne yapılabilirdi ki, hayat böyleydi.

Yemeğe oturdu, yine günlük olaylardan bahsedilen sığ bir konuşmanın içinde
kalmıştı. Evet sohbet sığdı ama onu boğacak kadar da derindi. Sanki bütün zıtlıklar
aynı anda üstüne hücum edip duruyorlardı. “Ee sen ne yaptın oğlum bugün?” diyen
sesi duyduğunda boş boş annesine baktı. Sanki uzaklardan seslenen tanımadık

birisinin yüzüne bakıyordu. “Hiçç” diye omzunu silkti. Ve o gün içinde birçok şey
yapmasına rağmen neden anlamsızlık hissettiğini boş yere çözmeye çalıştı.
Yemekten sonra yine ağır bir uyku bastırdı. Kendini sürüyerek yatağına ulaştı ve bir
külçe gibi yığıldı. Rüyalar alemine geçiş yapması uzun sürmedi. Büyük bir çölde
ilerliyordu, bomboş ucu bucağı gözükmeyen bir çöl... İleride beyaz bir çadır gördü,
beyazlığı göz kamaştırıyordu. İyice yaklaştı ama çadırın girişi yoktu. Fakat içeriden
tatlı ve gür bir ses geliyordu: “Çadırın kapısı, vücut şehrinin fatihine açıktır, ancak o
girebilir. 7 devirli 40’dan geçtikten sonra tekrar gel”
Halkın rüya dediğine, bilenler mana derler. Orası misaller alemidir, seni sana
anlatırlar. Çocuk aniden uyandı ya da rüya aleminden ölüp madde alemine tekrar
doğdu.

Anlam veremediği bu rüya çok canlı bir şekilde hala hafızasında durmaktaydı. Hiçbir
şey anlamadım dedi ve tekrar unutanlardan oldu! Çünkü unutmaya alışmıştı. Ama
nerden bilsin ki, unutanlar ile uyuyanların aynı olduğunu. Gözleri açık olduğu için,
uyanık olduğunu zannetmekteydi.

O günün sonunda okuldan eve geldiğinde yine can sıkıntısı onu esir almıştı. Koltuğa
oturdu ve televizyonu açtı. Kanallar arasında dolaşırken, koltuğa uzanmış bir kadınla,
ayakta olan bir adam dikkatini çekti. Hipnoz dedikleri bir şey yapıyorlardı, kadın derin
bir transa geçmiş ve adamın dediklerini harfiyen yerine getiriyordu. İlgiyle izledi ve
sıkıntısı dağıldı.

Sen başına gelenleri tesadüf zannedersin ya da hoş bir rastlantı veya azap ya da
sıkıntı, çünkü bütünü görmekten perdelisin. Oysa en ufak olay dahi senin yaşantının
seyrini belirleyecektir. Çünkü o olayı da bilinçsizce sen oluşturdun.
O sırada çocuk sadece televizyon seyrettiğini zannediyordu ama o seyrettiğinin nasıl
bir hizmeti olacağını bilmemekteydi.

Süre hızlanmıştı. Sanki yıllar kısalmış gibiydi. Dünya daha mı hızlı dönüyordu? Ne
zaman 13 yaşına gelmişti? Ama iyi ki gelmişti! Çünkü vakit tamamdı. Genlerine
işlenmiş olan hüküm gerçekleşecekti. İnsan olmanın şerefi açığa çıkacaktı.
Sıradan bir ortaokul günü, öğle teneffüsünün keyfini çıkarıyordu. Hava da ne kadar
güzeldi. Güneş pırıl pırıl parlıyordu. Gözleri kamaştı. sanki bütün görüntü bir anlığına
eğilip büküldü. Çöldeki serap gibi oldu. Gözlerini ovuşturdu, evet tekrar normal
görüyordu. Arkadaşları oyun oynuyorlardı. Her şey yolundaydı. Ama bu görüntü.
“Hey! N’oluyor, yine dünya eğilip bükülmeye başladı. 3 boyut algısı kayboluyordu.
Sanki her şey bir sinema perdesinin üstüne yansıyan siluetler haline gelmişti. Sesler
ise bir uğultu gibiydi. Bütün kimlikler yere düşüp bir seramik gibi parçalara
ayrılmışlardı. Sahte olanlar solup gitmişlerdi veee sonunda yine derin bir karanlığın
içindeydi. Yine bebek mi olmuştu yoksa? Bu tatlı huzuru veren karanlık annesinin
rahmi miydi yine? Tek bildiği şey, o karanlığın içinde eridiği ve karanlığa teslim
olduğuydu?

Sonsuz bir denizde yüzüyormuş hissinin ne kadar devam ettiğinden haberi yoktu
çünkü o yaşadığı halin içinde sadece mekan değil zaman algısı da kaybolmuştu. Geri
gelmek istemiyordu. Hep aradığı şey buydu, biliyordu. Ama o da ne? Sanki büyük bir
hortum kendisini içine çekermişçesine bir dönme hissi, bir düşme hissi oluştu.
Girdaba yakalanmışçasına çekiliyordu ve işte yine vücudunun içindeki algı geri
gelmişti. 3 boyutlu ekran koruyucuya benzer olan görüntü belirmişti.
Arkadaşları bahçede oyun oynuyorlardı ve kendisi hala ayakta onları izliyordu. Acaba
bunları yaşadığından arkadaşlarının haberi var mıydı? Görünen o ki; yoktu. Sonra bir
an duraksadı. Peki arkadaşları gerçekten var mıydı? Soru onu korkutmuştu. “Hey!
Kendine gel. Bu kadarı da fazla artık, kafayı mı üşütüyorum nedir? Off neyse zilde
çalmak üzere, sınıfa çıkayım.”

Öğretmen, sıkıcı dersini en bezgin şekilde anlatmaya devam ediyordu. Kim bilir
hayatı boyunca aynı şeyleri kaç bin kere söylemişti. Donukluk ve rutinlik her yerdeydi.
Bu saçmalıkları dinlemekten beyni uyuşmuştu. Yine uyumak istiyordu ama buna izin
yoktu, ne yapması gerektiği önceden belirlenmişti. Kendini bir an robotların
içindeymiş gibi hissetti. Ne söyleyeceği ve nasıl tepki vereceği önceden belirlenmiş
robotlar. Bu içindeki kaos nasıl dinecekti bilmiyordu. Aklı, bahçede yaşadığı
deneyime kayıp duruyordu. Orda ne olmuştu öyle. Yaşadıkları bir hayal miydi ya da
ayaktayken rüya mı görmüştü. Ama o deneyimde görüntü yoktu, ses yoktu, fikir
yoktu, zaman yoktu. O zaman nasıl hayal olabilirdi ki!

Öğretmenin sesi vızıl vızıl kulağına çarpıp duruyordu. “Yeter sus ve beni rahat bırak”
demek geldi içinden ama yapamazdı. Yapmak istiyordu, bağırmak, çağırmak,
küfretmek, kaçmak, gitmek istiyordu. İşte yine sakinlikten, isyana doğru savrulmuştu.
Bu savrulmaların bir sonu var mıydı acaba?

Yaşadığı tuhaf deneyimin üstünden yaklaşık 1 hafta geçmişti, deneyimi sanki hiç
olmamışçasına bastırmış, unutmuştu ve yine uykuya daldığında rüyalar aleminin
ortasına düşmüştü. Bilmediği bir yerde yolculuk yapıyordu, etrafta insanlar da vardı,
geniş bir meydanda araçtan indi. Meydanın tam merkez noktasında heybetli bir kişi
gördü. Çevresinde ki herkes ondan belli bir mesafe uzaklıktaydılar ama sanki
hepsinin uzaklığı belli bir düzen içinde inşa edilmişti. Merakla yaklaştı, sanki o kişi
güneşti de, etrafındakiler de onun yörüngesine girmiş gezegenlerdiler. Pervane gibi
şevkle dönüp duruyorlardı. İyice yaklaştı ve göz göze geldiler. Karşısındaki Zeus
muydu yoksa? Çünkü o gözlerden çıkan kudret kıvılcımları başka nasıl
açıklanabilirdi. “Beni bul” dedi adam gök gürültüsüne benzeyen sesiyle. Öyle bir sesti
ki bu, ruhunda depremler yarattı ve yatağında uykusundan sıçrarken, vücudunun
nasıl titrediğine de şahit oldu. Kafası allak bullaktı, acaba böyle rüyalar gören başka
insanlarda var mıydı? “Peh, zaten yaşadığın ne normal ki bu olsun” dedi içerleyen bir
ses tonuyla.

Peki bu içinde beliren özlem neydi? O adamı gördüğünde hissettiği tanıdıklık neydi?
Yine bir sürü soru tam kafasına üşüşecekken, hemen kalktı ve dikkatini dağıtacak
şeylere yöneldi.
Ah! Kaçmak ne hoş gelir insana, ama kim kaçabilir kendisinden ebediyen.
Karşılaşacaksın en korktuğunla.
Aynı rüya 7 kere tekrarlanınca tedirgin olmaya başladı, kimdi bu kişi, ondan ne
istiyordu?
Hem 7. görüşünde niye ona kendisini bulması için bağırmıştı. Adam, gözlerini
çocuğun gözlerine çivilemiş ve inanılmaz bir sesle, “Kalk ve beni bul” demişti. “Nasıl
bulacağım?” diye sorduğunda ise, ona nerede olduğunu göstermişti. Ürkek bir
şekilde yataktan kalktı, artık bu rüyanın normal olmadığını anlamak için fazla bir
zekâya gerek yoktu. Ama hala ne yapacağını bilememenin endişesi ve hala bunların
sadece bir rüya olduğu kandırmacası yakasını bırakmıyordu. En sonunda derin bir
nefes aldı ve “Neyse ne, gösterilen yere gideceğim, en kötü ihtimal yeni bir yer
görmüş olurum.” diye düşündü. Zira içindeki merak duygusunu artık bastıramaz hale
gelmişti. Ruhunun bir köşesi, koşarak o adamı bulmak isterken, diğer köşesi ise
bilinmeyenin korkusu içinde büzülmüş kalmıştı. “Al sana bir zıtlaşma daha “ diye
söylendi kendi kendine. Artık bu zıt duyguların arka arkaya mırıldanmasına alışmıştı.
Yavaşça giyindi ve annesine, ben biraz dolaşmaya çıkıyorum diyerek evden ayrıldı.
Beyninin içine sanki bir harita kazınmıştı, gitmesi gereken yeri daha önce hiç
gitmemesine rağmen biliyordu, hangi yollardan geçmesi gerektiğini, hangi araçlara
bineceğini, hangi sokağa gireceğini ve hangi kapıyı çalacağını...

“Bu kapı o, peki şimdi ne yapacağım?” duraksamıştı. Kalbinin dışarı fırlamasına
engel olamıyordu, dizlerinin bağı çözülmüştü. İçinden hala bir ses, boşuna geldiğini,
aptal durumuna düşeceğini söyleyip duruyordu. Geri dönmeyi düşündü, ne de olsa
kaçmaya alışkındı, yine evine gider ve derin uykusuna dalardı. Ama artık çok geçti
çünkü kapının arkasından ayak sesleri yaklaşmaktaydı, kapı hafifçe gıcırdadı.
Karşısında gördüğü gözler kafasındaki bütün sesleri durdurmaya yetti. Adam, çocuğa
aynı bakışı fırlatıp “Bağırmadan gelmez misin sen?” dedi. Ve eliyle içeri gelmesini
işaret etti. Çocuk şaşkınlık ötesine geçen bir afallamayla sadece denileni yapabildi.
Düşünebilme yetisini sanki kaybetmişti. Koltuğa usulca oturdu. Bir süre bakıştılar,
sessiz ve sözsüz olarak konuştular.
Hakk aşıklarının konuşması sözsüz olur, bütün sözler onların huzurunda secdeye
kapanmıştır.

Çocuk, biraz kendine geldi ya da şöyle söyle; o sessizlik içinde kendini bulmuştu da
yine kendini kaybedip işi dile vurdu ve sordu: “Sen kimsin?”
Adam güldü, “İlk defa doğru bir soru sormaya yaklaşmıştın ama yine olmadı, esas
soru “sen kimsin ?”değil “Ben kimim?” olmalı ve bu soruyu kendine sormalısın. Bütün

soruların aslı budur ama cevaplayanı da pek bulamazsın. O yüzden şimdi sus ve
dinle. Her ne kadar susmak sana mümkün gelmese de.”

Halk, dili durunca sustum zanneder. Oysa kafanın içinde konuşanı durdurmadın mı
sustum zannetme sakın. Çocukta dilini durdurdu ve sustum zannetti. Adam emir
veren bir tonda “Artık sana uyku yok. Arayışının artma dönemi geldi, her kaçmaya
kalktığında ben orada olacağım, seni uyandıran sağlam bir şamar indirmek için.
Hatırladın mı, annenin karnına düşmek için yol teperken nasıl da aşk ile arayıp
dururdun o bahçeyi. Bir sürü kardeşin senle yola çıktı da hepsi geride kaldı, seni öne
geçiren ve o bahçeye ulaştıran hikmete şükret de, o arayışı şu bedenin içine girdikten
sonra da başlat artık. Çünkü bu vücudun içinde de başka bir doğum vardır. Eğer bu
doğumu gerçekleştirmezsen bil ki nankörlerden olursun. Haydi kalk gönül
hamileliğinin başlaması için, cevherlerini yağmura çevir, o temiz toprağın
bereketlensin. Vaktin 40 gündür. Hatırladın mı?”

“Arayış olmadı mı kim için için yanar da gerçek soruyu sorar. Arayış olmadı mı kim
uykusuz kalıpta hasretten feryat eder. Arayış olmadı mı kim Adem’in menziline varır.
O’na bakta ibret al, gözyaşları sel oldu da hasretlikten gönlü mum gibi eridi, o işve
yapan maşuk ise görünüşte zalim gibi dursa da, onun zalimliği bile her yeri yeşerten
bir cilvedir. Ah! Görünenin ardına bakan göz nerede, şu suretin kaydından
geçemeyip de çamura saplanmış bir yolcu gibi debelenip durmakta. Ten gözü nasıl
bir hilekardır ki, kişiyi teninden canına geçirmez. Oysa bir bilseydin, ten ile can
arasında ki tek perdenin vehmin olduğunu.”
Sustukları zaman, bu sözler yankılanıyordu çocuğun kulaklarında. Ama bu kulak
başka bir kulaktı. Hani İsa havarilerine demişti ki: “Size söylüyorum, kulağı olan
işitsin!” İşte bu öyle bir kulaktı, işiticiydi.

Evine döndüğünde, içindeki bir zincir kırılmıştı. Doya doya arayabilirdi, sorabilirdi
çünkü artık bütün soruların cevabını bulan birisinin olduğunu hissetmişti. Bunu
düşünür düşünmez, sanki hemen oracıkta bekliyorlarmış gibi bir çok düşünce
iplerinden kopmuşçasına üzerine çullanmıştı.

Kafatası çatlayacak gibiydi, düşüncelerin de madde olup olmadığını merak etti. Öyle
ya, hem yok gibiler ama kafamdaki kemiği bile çatırdatıyorlar bu nasıl iştir böyle diye
düşündü. Adem’in arayışı, Nuh’un tufanına dönüşmüştü, beynindeki dalgalar, ceviz
kabuğu gibi olan algısını darmadağın etmek üzereydi. Delirmekten korkuyordu. Ne
vardı sanki diğerleri gibi normal olsaydı? Ne olurdu sadece yiyip içse ve eğlense,
niye düşünüp duruyordu ki? Bunun ne faydası vardı. Bu çektiği ızdıraptan başka ona
ne katmıştı?

İşleri hiç bir şeyle kıyaslanamayacak olan kudret eli, seni tutup çekti mi bütün
feryatlar sonuçsuz kalır. Sen henüz göremesen de kavuştuğun ama farkedemediğin
nimet, bu halkın duyduğu ve bildiği şeylere hiç benzemez.

Çocukta ulaştığı nimetten habersiz, şükür eden bir kalbin uzağına düşmüş ve
kafasının içinde debelenip durmaktaydı. Kendi özünden perdeli olan, sadece kendine
isyan ettiğini nerden bilsin! Ah! O ötelerde aradığı tanrısının bir hayal olduğunu duysa
nasıl çıkardı işin içinden.

O hızla akan zaman durmuştu sanki, bu zaman dedikleri şey ne de tuhaftı. Keyif
aldığında uçup giden şey ile, şu anda gıdım gıdım ilerleyip onun acısını kat be kat
derinleştiren şey aynı şey miydi? Gözünün önünde görüntüler savruluyordu. Donuk
yüzler, soğuk gülüşler, sahte bakışlar, ezberlenmiş tavırlar. Selamlaşmalar bile aynı,
gülüşmeler içten değil, havadan sohbetlerin, cılız rüzgar esintileri gibi. Nefesi
daralmıştı. Sadece arayış bile böyle sancılıysa kim bilir bir kaç adım daha attığında
nelerle karşılaşacaktı. Kaçma isteği yine başını uzattı, bulduğu ilk aralıktan çıkacaktı.
Ama o gözler, o baktığında kaçacak yer bırakmayan gözler, yine karşısına gelip
dikilmişti. Adam sözünü tutuyordu, çocuğun ruhuna, kaçmasına izin vermeyen bir
demir atmıştı.

40 gün, 40 yıl gibi geçti, düşünce, duygu ve görüntü sağanağı yağdı da yağdı.
Sorular, cevaplar, tatminsizlik, özlem, umut, yıkım... hepsi doya doya ortalıkta
salınmışlardı. İlk defa engellenmeden ortaya çıkmanın zevkini tatmışlardı.
Kabullenişin kutsiyetini başka hiçbir yerde bulamazsın. Bir kere kabul edersen, bütün
düşmanların uysal dostlara dönüşürler.

Çocuk içinde hissettiği rahatlığa anlam veremiyor, fırtınadan sonra çöken sessizlik
gibi etrafına bakıyordu. Yine aynı koltukta, aynı gözlerin karşısında oturuyordu fakat
bu gözler nasıl oluyordu da aynı gibi dururken bile sürekli tazeleniyordu, o
bakışlardaki ışıltı, hangi çeşmeden akıp gelmekteydi?

Adam yumuşak bir ses tonuyla, “Güzel! dediğimi layıkıyla yerine getirdin, arayışın ilk
kuralı içine yayılmış olan çamurlu suya çomak sokup karıştırmaktır. Bulandıkça
karıştırmaya devam etmek ve üstten de taze suların akmasına izin vermektir.”
Senin yüzeyden duru su gibi gördüklerin, aslında nasıl bir çamur deryasıdır bir bilsen.
Onu karıştıracak er kişi lazım ki, Hakk ile batıl birbirinden ayrılsın. Ama öyle yiğit
nerede?

Zifiri karanlık olan bu ilk vadiden geçerken, eğer önünde yolunu aydınlatan bir ışık
yoksa nasıl olurda aydınlığa çıkarsın? Körlerin meydanında hiç temaşa olur mu?
“Ne öğrendin söyle bakalım?” diye sordu. Eskiden olsa hemen cevap verirdi ama
durdu, DURmayı öğrenmişti. Çocuk yutkundu, ama cevap vermeliydi.
“Düğmelerim var.” dedi. “Onlara bastıkları zaman fikirlerim, duygularım şahlanıyor.
Ne yaptığımı bilemez bir hale geliyorum ama bir aralık keşfettim, o aralığı
yakaladığımda düğmelerim çalışmıyor. DURduğumda her şey benimle birlikte
duruyor”

Doğru cevabı vermişti, nice insanlar bunun hiç farkına varmadan toprağın altına
giriyorlardı. Durmak, yok olmaktı. Oysa insanlar, var olmak için yanıp tutuşmakta ve
hep bir şey olmak istemekteydiler.

Adam tebessüm etti ve “Sana müjdeler olsun, arayışının neticesi olan ilk tomurcuk
açtı. Ama bu henüz ufak bir başlangıçtır. Şimdi beni iyi dinle, insanın bu vücut
şehrinde 7 tane kale ve her birinin 10.000 adet askeri vardır. Her bir kaleyi fethetmek
için sana 40 gün verildi. İlk kalede yaptığın savaş, bilincin gaflet karanlığından
çıkması ve koşullanmış tepki ve arzularından arınma savaşıydı. Bu kalenin komutanı
siyahlar içindeydi, gözleri karanlıktan, ruhu ateştendi. Sen bu savaşı kazandın. Şimdi
ikinci kaleye gitme vaktin geldi. Burası kan deryasıdır, gazap kalesidir. Bu kalenin
kumandanı kırmızı elbiseler giyer, gözleri öfkeden, ruhu tufandan yaratılmıştır. Haydi
git, Allah kolaylaştıra!”

Çocuk daha fazla bir şey diyemeden oradan çıktı. Düşüncelere dalmıştı, acaba bu
savaştan galip çıkabilecek miydi? Hem nasıl oluyor da bu tenin içinde böyle haller
oluşuyordu. Bu vücut diye gördüğü şey yoksa bütün kainatın toplamı mıydı? İçine;
kaleler, ülkeler, kumandanlar, askerler doluştuğuna göre, bu vücut sandığından çok
daha büyük bir şeydi.

Hani Erlerin Şahı ve Allah’ın Arslanı Ali şöyle demişti: “Sen kendini küçük bir alem
sanırsın oysa büyük alem sende saklıdır.” Ah İnsan! Sen kendi değerini bilseydin,
meleklerin neden secde ettiğini anlardın. Şu toprak ile suyun karışımı balçıktan daha
ötede bir yaratılışla var edildiğini ve Ruh’un üflenmesiyle bulduğun kıymeti idrak
ederdin.

Çocuk dalgın bir şekilde yürürken bir adama çarptı. Tam özür dilemek istedi ki, adam
köpürdü. “Dikkat etsene be aptal çocuk, önüne bak önüne. Sersem şey seni! Nerde
yürüyorsun, çayırda mı?” Çocuk: “Şey efendim, özür dilerim istemeden oldu.” Adam:
“Yok bide isteyerek olsaydı, şunun söylediği lafa bak. Kaybol gözümün önünden
çabuk!” diye bağırdı. Çocuk şaşırmıştı, ufak bir dokunuşun karşılığı bu mu olmalıydı?
Hem özür de dilemişti, bu kadar öfkelenmeye ne gerek vardı? Kendi kendine içinden
adama okkalı bir küfür etti. Birden durdu. “Öfke mi? Aman Allah’ım, bu adam şu anda
bulunduğum bilinç boyutunun açığa çıkış sureti olmalı ve ben ne yaptım, dışımdan
olmasa da içimden ona cevabı yapıştırdım. Benim ondan ne farkım kaldı, adam
haklıydı ben sersemin tekiyim.”

Eve biraz geç kalmıştı. Kapıyı çaldığında, annesi hışımla açtı ve “Nerdesin sen bu
saate kadar? Bu kadarı da fazla artık. Hesap ver çabuk!” Çocuk şaşırmıştı; “Bu
insanlara neler oluyor, annemi hiç böyle öfkeli görmemiştim.” diye düşündü. Fakat bu
sefer temkinliydi, kendini kontrol etmeye çalışarak; “Şey bir arkadaşıma uğramıştım
da vaktin farkına varmamışım.” Annesi iyice kızdı; “Özrün kabahatinden büyük, git
çabuk odana gözüm görmesin.”

Çocuğun içinde volkanlar patlıyordu, kendini tutuyordu ama içinde ki alevler
neredeyse ağzından dışarı çıkacaktı. Birden söylenen sözü hatırladı: “Bu kalenin
kumandanının gözleri öfkeden, içi tufandan yaratılmıştır.” Gerçekten de böyleydi. Bu
duygu denilen şey ne kadar da kuvvetliydi, aniden yükseliyordu. Kişi öfkelendikten
sonra sakinleştiği zaman ancak öfkelendiğini fark edecek kadar kendini
kaybediyordu. Şuurun bu boyuttaki örtüsü bu duyguydu. Bilincin kararması bu ikinci
ülkede öfkeyle gerçekleşiyordu. Sanki kara bulutlar güneşin önüne geçip bütün vücut
şehrini kaplıyorlardı.

Annesine cevap verip bağırmamak için kendini tutabilmişti fakat bu olayın üzerinden
yarım saatten fazla zaman geçmiş olmasına rağmen hala annesinin ona bağırmasını
hayal ediyor ve için için öfkelenmeye devam ediyordu. Öfkeli sözlerin ağzından
çıkmamış olması bir şey değiştirmemişti, içinde olabildiğince öfke taşıyordu.
Yine şaşırmıştı. “Olay bitti ama ben hala oradayım, çakıldım kaldım. Unutamıyorum.
Ve öfke duyguma bu sefer içerleme ve haklılık duygusu da destek veriyor. İçimdeki
bir şey haklı olduğumu ve cevap vermem gerektiğini, annemin bana böyle
bağıramayacağını buna hakkı olmadığını fısıldayıp duruyor.” Yine sözler imdadına
yetişti. “Bu 7 ülkenin halkı, seni kendi ülkelerinde tutmak için sürekli davet ederler,
fısıldarlar. Eğer ki davete icabet edersen, sende o ülkenin halkından olursun.”
Anlamıştı, öfke diyarının halkı, kendisini öfke duygusunun içinde tutmaya
çalışıyorlardı.

Yerinden kalktı ve elini yüzünü yıkadı. Suyun tenine dokunması onu rahatlatmıştı,
sanki çevrelendiği duygu da o suyla beraber akıp gitmişti.

Odasına dönüp, yatağına uzandı. “Bu öfke diyarından ebediyen kurtulmak mümkün
mü acaba?” diye düşünürken uykuya daldı. Rüyasında büyük bir şehirdeydi, bu
şehrin halkı kalabalıktı, kaşları çatık, yüzleri gergindi. İnsana huzursuzluk veriyorlardı.
Her an kavgaya tutuşacak gibiydiler. Şehrin ortasında büyük bir ateş yanıyordu ve
insanlar yürürken bu ateşin içine girip duruyorlardı. Sonra çocuğu gördüler ve onu
kolundan tutup ateşe doğru sürüklemeye başladılar, çocuk direniyordu ama nafile,
kollarından tutanlar çok güçlüydüler. Ateşe iyice yaklaşmıştı, yüzündeki sıcaklığı
hissedebiliyordu. Kollarını bıraktılar ve emredici bir ses tonuyla; “Haydi gir! Bu şehre
gelen herkes buraya girmek zorundadır.”

Bir anda yatağında sıçradı, korkuyla uyanmış ve kan ter içinde kalmıştı. “Ben bu
şehirden çıkmalıyım ve bu kaleyi de fethetmeliyim, bir insan nasıl olurda bu ateş
yiyip, duman saçanların arasında huzur bulabilir?” diye mırıldandı. Bu iş gerçekten
ciddiydi ve içinde dönüp duran bu duyguların dönüştürülmesi gerekiyordu.
O gününü düşünerek geçirdi. Sanki Resul’ün “Bir saatlik tefekkür yetmiş senelik
ibadetten üstündür.” sözünü yerine getiriyordu. Bilmeceyi çözmeye çalışıyordu.
Neredeyse etrafındaki bütün insanların esiri olduğu bu kuvvetli duygudan nasıl
kurtulabilirdi? Bu mümkünse neden bu insanlar kurtulamıyordu? Herkesi yerden yere
vuran bu öfke pehlivanını yenecek bir babayiğit yok muydu? Düşünmekten
yorulmuştu.

Ailesiyle olan iletişimi ise sadece yemeklerde isteksizce söylediği bir kaç cümleye
inmişti. Babası onun bu durumuna kızıyor ve “Neden sende diğer insanlar gibi normal
değilsin ki, senin yaşıtların dışarıda top oynuyor, kızların peşinde koşturuyor. Bir de
senin haline bak, sürekli düşünceli bir halde, bizim bile ne söylediğini anlamadığımız
tuhaf kitaplar okuyorsun!” diyordu.

Çocuğun kulakları bu sözleri işitse de, cümleler beynine ulaşıp anlam kazanamadan
silinip gidiyordu. Ailesi bile etrafındaki kalabalığın (aslında içindeki kalabalığın)
sözcüsü olmuşlardı. Onu anlamak şöyle dursun, yolundan çevirmek, öğrenmek
istediği şeyleri bulmasına engel olmak için sözleşmişlerdi sanki. Gerçektende herkes,
etrafındaki insanları kendi diyarına çekmek istiyordu ama anlamıştı ki, birisini bir yere
davet ediyorsan, davet ettiğin yer hakkında bilinçli olmalıydın. Eğer bilinçli değilsen,
insanlara mutsuzluk getirmekten başka bir şey yapmamış olurdun.
Bu şekilde akşamı etmişti. Uykuya dalması yine her zamanki gibi kolay olmuştu. Bu
sefer rüyasında bir savaş meydanındaydı. Karşısında, hayatında gördüğü en
kalabalık ordu duruyordu. Kılıçları bir meşale gibi yanmaktaydı. Yüzlerinde örtüler
vardı kıpkırmızı giyinmişlerdi ve atları kızıl kan rengindeydi. Etrafa kalpleri korkuyla
titreten bir uğultu yayıyorlardı. Çevresine bakındı, yanında kimsecikler yoktu.
Çaresizlik ile bütün vücudu sarsıldı. Bu ordunun karşısında tek başına ne yapabilirdi
ki? O sırada dudaklarından şunlar döküldü: “Herkesin imdat istediği tek yerden imdat
istiyorum. Beni koru ve gözet, bütün yönelişlerin kaynağı sensin. Gizli ve açık bütün
seslenişlere icabet eden sen, şimdi beni burada yalnız bırakma zira ben sana gelmek
için yola çıktım.”

Bunu her ne kadar kendinin söylediğini sansa da, “O” icabet etmek istediği için
çocuğa bunu söyletmişti. Duası karşılık bulmuştu. Sanki Mirac gecesinde Burak
denilen beyaz ata binmiş gibi, binlerce asker tozu dumana katarak yanına geldiler.
Kumandanlarının yüzü dolunay gibi parlamaktaydı. Çocuk ona sordu, “Siz kimsiniz?”
Ay yüzlü kumandan olanca heybetiyle cevapladı; “Bana Sükûnet derler, bunlarda
sessizlikten doğmuş olan askerlerimdir. Sana bu diyarda Gazap kumandanına karşı
ancak biz imdat edebiliriz”

Çocuk sevinmişti, unutulmamış olduğuna, yardım eriştirildiğine... ve sevinmişti
sevildiğine. Daha sonra anlayacaktı ki, hepsi kendinden kendine…
Sükûnet çocuğa baktı ve “Her ne kadar ben bu askerlerin kumandanıysam da, bende
emirleri senden almaktayım, o yüzden senin söylediğin gibi savaşacağız.” Çocuk
dedi ki: “Saldırmak adetimiz değildir, sükûnetle bekleyeceğiz.” Kumandan tebessüm
etti, çünkü Sükûnetin kudreti sessizce bekleyip, DURabilmekten geliyordu. Çocuk
ordusunun gücüne güç katmıştı.

Gazap kumandanı tabiatına uygun bir şekilde daha fazla bekleyemeyip saldırıya
geçti. Bilmez misin; öfke dediğin şey yerinde duramaz, sürekli saldırmak ister. Her
zaman karşısında bir düşman bulmak ister. Nefret ve Kin’i de kendine yoldaş etmiştir.
Fakat bu sefer karşısında şimdiye kadar rastlamadığı bir ordu vardı ve bu ordu,
düşmanlık duygularından arınmış, mütebessim bir çehreyle onun kendilerine doğru
gelişini izlemekteydi. Gazap ilk defa içinde bir korku hissetti. Kendisinden korkmayan
bu ordu da kimdi böyle? Oysa şu ana kadar nice kişileri helâk etmiş, nice kişilerle
oyun oynamış ve çabucak alt edip kendi hükümrânlığını ilan etmişti.
Gazap ve ordusu büyük bir şiddetle Sükûnet’e ulaştı. Gazap ordusunun askerleri, bir
bir yok edildiler. Sükûnetin savaş meydanındaki zerâfetine çocuk hayran kalmıştı.
Çocuğun Büyük kumandanı, karşısına dikilen Gazaba, azap etmedi ve sessizce
bütün kudretiyle onu sükûnete ulaştırdı. Zaten Sükûnetin görevi de buydu; Kendisine
ulaşan bütün duyguları dönüştürmek. Çocuk ona baktı ve “Sen damlaları deryaya
kavuşturansın. Gazab’ın sana şükrettiğini ve senin ona merhamet ettiğini şimdi
anladım. Sen düşmanı dost edensin.” dedi. Sükûnet tebessüm edip, ordusuyla
oradan ayrılırken çocuğa sessizce şunu fısıldadı “Her ne zaman istersen biz
buradayız, Unutma! Bizim kumandanımız sensin.”

Çocuk uyandığında içinde büyük bir huzur hissediyordu. Sevinçle güldü ve şükretti.
Tefekkürünün neticesi olan cevap ona rüyasında verilmişti. Ama artık biliyordu ki rüya
dediği şey, mananın ta kendisiydi.

Dünya artık ona daha berrak gözüküyordu, basiretsizliğin uykusundan uyanmaya
başlamış ve televizyonda gördüğü o hipnozcu gibi olan zihninin hipnozundan da
arınmaya başlamıştı. Çevresinde gördüğü şeylerden çok daha ötesinin var olduğunu
hep hissetmişti ama şimdi şahit oluyordu ve artık hissetmekten ve inanmaktan öteye
geçmeye başlamıştı. Bilinçli şehadet getirmek bu olmalıydı. Yoksa şehitlik
mertebesinin bir diğer yüzü de bu muydu? Yani yaşarken, manaya şahit olarak ölüp
benliğinden arınmak... “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin zira onlar diridirler
ama siz bilmezsiniz.” hitabı, henüz yaşarken nefsini dönüştürenlere söylenmişti, şimdi
duyabiliyordu.

Ustasının onu çağırdığını hissediyordu. Hemen yola çıktı, yollar bir nehir gibi akıyor
ve onu hedefine ulaştırıyordu. Sanki kendisi bir katreydi ve Ustası da bir okyanustu,
yollar boyunca akıp ona doğru çağlıyordu, ona kavuştuğunda her şey
dinginleşiyordu. İşte karşısındaydı, gözlerine baktı. Sanki rüyasında gördüğü Sükûnet
karşısında oturuyordu. Ustası, başka bir tarafa doğru bakarken:
“Rüyaların hakikatını ileride anlayacaksın. Bu alemde insanlar üç çeşittir, biri
özünden uzak olanlar, diğeri özünü arayanlar ve sonuncusu ise onu hiç
kaybetmediğini fark etmiş olanlar. Arayışına devam et, umulur ki fark edenlerden
olursun.

Önünde ki üçüncü diyar hepsinden tehlikelidir, senin için korktuğumuz yer burasıdır.
Bu diyarın kumandanına Hannas derler, her türlü hayal, fitne ve vesveseyi kendisine
alet etmiştir. Seni senlikten çıkartır, doğruları ters yüz eder, büyük manevi halleri
benliğe dönüştürür. Senden önce niceleri bu diyara uğradı, milyonda biri ancak bu
girdaptan geçebildi.”

Çocuk sanki üçüncü diyarın fitnesine hemen orada sözcü olmak istercesine şu
soruları sordu; “Siz olmasaydınız ben bu diyara gelemez miydim? Neden size
ihtiyacım olsun?”

Ustası tebessüm ederek; “Çabuk baştan çıktın, acele etme. Bu şehirlerin eşkiyaları
çoktur, yolları ise dardır. Yolu bilmeyenin ruhunu gasp ederler.”
Çocuk sorduğu sorulara utanmıştı fakat onların ağzından nasıl çıktığını bile
anlayamamıştı. Bir anda içinden yükselmiş ve ağzından çarçabuk dökülmüştü. O
soruları sorarken kendini gayet zeki ve mantıklı hissetmişti. Ama aldığı cevap
karşısında, eriyip yok olmak istiyordu çünkü zekâ zannettiği şey Benlikten ibaretti.
Ustası ona keskin bir bakış fırlatırken “Egonun gizli tuzakları çoktur, alemlere rahmet
olan Resul onu, dolunaysız karanlık gecede yürüyen siyah karıncanın ayak seslerine
benzetmişti. Hani O’na sormuşlardı: Sende bizim gibi uyur musun? diye. O alemlerin
övüncü olan da şöyle demişti; Gözlerim uyur ama gönlüm (şuurum) uyumaz. İşte bize
de bu diyarda, böyle bir şuur uyanıklığı gerekir, yoksa karanlık gecedeki sinsi
vesveseyi göremezsin.”

Çocuk ürperdi, bu kadar gizli olan bir şey nasıl fark edilirdi? Tam bunu soracaktı ki,
ustası ona gitmesini işaret etti. Sorusunun cevabını yine başka şekilde alacaktı.
Evine döndüğünde televizyonun karşısına geçti, bir tartışma programı vardı. Yaşlısı,
genci, alimi, cahili bir araya toplanmış konuşuyorlardı fakat sözlerinde ne bir tatlılık,
ne bir olgunluk, ne bir sükûnet, ne de bir vakâr vardı. İsminin önüne bazı takılar alan
kişilere hocam diye hitap ediliyordu, onların bilgisine güveniliyordu. Oysa çocuk, bu
kıt görüşüyle dahi onlarda kök salmış olan kibri görmekteydi. Ağızlarından çıkan hiç
bir bilginin onlarda yer etmediğini, kafalarından dillerine aktığını ama vücutlarına
sirayet etmediğini fark ediyordu. Onlarda uykudaydılar, tek farkları uykudayken
diğerlerinden daha yetenekli bir şekilde konuşabiliyorlardı. Onlar vücut şehrinin
fatihleri değillerdi. İlham ve ilmi kendi çıkarları için kullanıyorlardı, kimisi para için,
kimisi şöhret için, kimisi otorite için, kimisi ise makam ve mevki için kullanmaktaydı.
Benlik dağına hapsolmuşlardı. Kaf dağında ki Zümrüd-ü Anka’dan habersizce
yaşıyorlardı.

Çocuk bunları düşünürken aniden irkildi, onlara olan bu bakışının içine gizli bir kibir
karışmıştı. Doğru bir görüş olarak başlayan şey bir anda ters yüz edilip kendini
beğenme ve onları beğenmeme haline dönüşmüştü. Aniden feryat etti: “Aman Ya
Rab, doğrularımı eğriltme. Beni hilekârın aldatmasından koru.”
Benlik işte böyle bir şeydi, önce dışarıya bakıp beğenmediği bir şey bulurdu, sonra
onu kıyasıya eleştirmeye başlar ve kendisi ile onu birbirinden ayırarak, onu kötü,
kendisini ise gizlice iyi ilan ederdi. Bunu yaparken de içten içe haz duyar, kendisini
haklı hisseder ve konuştukça konuşma ihtiyacı duyardı. Peki üstadının yaptığı neydi?
O’da eğriler konusunda uyarı yapıyor ve doğruya davet ediyordu. O zaman O’da
eleştirmiş olmuyor muydu? Cevap içinden volkan gibi yükseldi; “O yanlışı gösterirken
bunu Benlik duygusunun dürtüsüyle değil, duyguların bulunmadığı bir bilinç
durumuyla yapıyor. Bu farkı dışarıdan bakarak anlayamazsın ancak tadanlar bilirler.”
Soruda ki fitne onu alt edememişti. Bir anlık zihni bulansa da kendini toparlaması
çabuk olmuştu. Ama soruların sonu yoktu...

Çocuğun hayatı, ev, okul ve arada sırada ustasına uğramak arasında gidip geliyordu.
Arkadaşlarından iyice kopmuştu, kafasına hücum eden sorular farklı boyutlar
kazanmıştı, sel gibi akıyorlardı. Henüz birisini bile cevaplayamadan binlercesi
geliyordu. Kalbi daralıyor, göğsü sıkışıyor, kafası uğulduyordu. “Biz senin göğsünü
açıp genişletmedik mi!” vahyine muhatap olmak istiyordu ama onun yerine gittikçe
daha da sıkışıyordu. Kabz (daralma) dedikleri hal bu olsa gerekti. Sanki daha bu
hayattayken cehenneme sokulmuş gibiydi. Dışarıda kar yağarken, alnından terler
boşalması ve etrafındaki insanların şaşkın bir şekilde ona bakmaları neredeyse
sabrını taşırıp onu isyana sürükleyecekti. Dayanması gerçekten güçtü. “Allah’ın
tutuşu kuvvetlidir.” hali bütün her yerini kuşatmıştı.

Duaları, yalvarışları netice vermiyor, yandıkça yanıyordu. Geceleri bir kaç saatlik
uykuyla duruyor, kafasında ki sorular onu uyutmuyordu. Gün içinde dayanamayıp
defalarca ağladığı oluyordu. Ölmek istiyordu, sanki bütün gücü elinden alınmıştı.
Çaresizlik, bezginlik ve umutsuzluk onu ele geçirmişti. Soruları cevaplamak istiyor
ama üstesinden gelemiyordu. Ustası ise oralı bile değildi. Hani yardım edilecekti. Bu
diyarda helâk olan diğerleri gibi olmak istemiyordu. Ne yapacağını bilmiyordu. Günler
günleri kovaladı, kırk günün dolmasına iki gün kalmıştı ve o hala aynı haldeydi.
Yorgunluktan dalmıştı; rüyasında büyük bir adadaydı. Çok kalabalık bir insan
topluluğu orada toplanmıştı, üstleri başları perişan, yüzleri acı içindeydi. Adanın
ortasında bir mabed vardı. Bütün insanlar oraya doğru gitmekteydiler. Kendisi de
merak edip oraya yöneldi. İçeriye girdiğinde, elinde kırbaç ile duran şeytanı gördü,
boyu uzundu. Elindeki kırbaçı oraya buraya savuruyordu, yüzünde alaycı bir ifade
vardı. Şeytan, çocuğu görünce “Hoşgeldin, bu gördüğün insanların hepsi bana tâbidir
ve sende olacaksın.” dedi. Çocuğun kaşları çatıldı “Hayır, ben sana tâbi olmam”
Şeytan; “Olacaksın, zira benim ülkemdesin ve buraya girenler bana tâbi olurlar.”
Çocuk; “Senin ülkene isteyerek gelmedim ama buradan geçmek zorundayım. O
yüzden yolumdan çekil.” dedi.

Şeytan çocuğun üzerine saldırdı, boğuşmaya başladılar. Bir oraya bir buraya
savruluyorlardı ama yenişemiyorlardı. Çocuk zorlanmıştı, şeytan onu mabedin uzak
bir köşesine doğru fırlattı, çocuk zorla ayağa kalktı, gücü tükenmek üzereydi. Ayakta
zor duruyordu, nedense gayri ihtiyari ellerini ileriye doğru uzattı, sanki ellerinden bir
şey çıkacakmış gibi hissediyordu. Karnından yukarıya doğru son kalan gücünün
yükseldiğini hissetti. Kollarına doğru ilerleyen bu his, ellerinden bir yıldırım gibi çıktı,
şeytan ve diğer insanların hepsi yere yıkılmıştı. Şeytan; “Seninle uğraşamam, defol
git.” dedi ve elinin tersiyle bir işaret yaptı. Çocuk kendini bir anda bir sandalda,
adadan çok uzaklaşmış şekilde okyanusa açılırken buldu.

Uyandığında kan ter içindeydi. Rüyasının iyi bir şekilde sonlanmasına şükretti. O gün
rüyasının tesirinde bir müddet kaldı, bu etkiden kurtulmak için odasında ki kitaplığına
bakarken uzun bir süredir okumadığı bir kitabı eline aldı, rastgele açtığı yerde şu
cümle yazıyordu: “Sorular bilgini de sensin, cevaplar bilgini de. O halde sen sor, sen
cevapla.” Celaleddin-i Rumi yine Mevlana olduğunu göstermişti. Yardımın erişme
vakti gelmişti. Tek bir cümleyle yardım olur mu deme? Zamanında sen de tek bir su
damlasıydın!

Çocuğun yükünün büyük bir kısmı gitmişti. Soruları kendisinin cevaplamaya
çalışması, cebelleşmesi; rüyasında gördüğü şeytanla tutuştuğu kavganın ta
kendisiydi. Bunu fark ettiği için artık soruları ve cevapları sahibine teslim etmiş.
Hakikat boyutunda yapılan tefekkürün bu şekilde bir kavga içermediğini anlamıştı.
Sorularla genişlemenin doğru yolu içinde huzur barındırıyordu, sıkıntı değil. Hakikatın
keşfi huzurun kaynağıydı. Bunu bozan bir soru gerçek bir soru olamazdı. O ancak
aldatmak için ortaya çıkardı ve eğer aldatılmazsan; soruların ve cevapların ötesinde
olan bir hakikatı fark etmiş olurdun.

O gece yine rüyalar alemini ziyaret etmişti. Karanlık bir yerde oturuyordu, etrafını tam
seçemiyor ama gölgeler, silüetler görüyor ve tuhaf sesler duyuyordu. Bir ses şöyle
dedi: “Burası hayaller vadisidir, istediğin her arzu gerçeğe dönüşür.” Aşık olduğu kız
aklına geldi, onu özlemişti. Düşünür düşünmez, karşıdan birisinin yaklaşmakta
olduğunu fark etti. Bu oydu, sevdiği kız çıkagelmişti. Sevindi, galiba konuşacaklardı.
Gerçek hayatta hiç konuşamamışlardı, sadece uzaktan birbirlerine bakışırlardı. Kız
ona merhaba dediğinde kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Merhaba diye cevap verdi
titreyen bir ses tonuyla. Kız tebessüm etti, iyice sokuldu. Niye şimdiye kadar
konuşmadık ki, ben hep yanında olmak istiyorum deyip, kafasını çocuğun göğsüne
yasladı ve sarıldı. Çocuk mest olup kendinden geçmişti, kızın saçlarının kokusunu
alıyor ve teninin yumuşaklığını hissediyordu. Kız, “aşkımmm” diye mırıldandı ve
çocuğun dudaklarına yaklaştı. Tam öpüşeceklerken çocuğun şuuru hafif bir şekilde
geriye çekildi. Çocuk kıza baktı ve “Hayır! Sen hayaller vadisinin baştan
çıkarıcısısın.” dedi ve kızın kollarından kendini geriye doğru çekti. Kız feryat ederek
karanlığa karışıp kayboldu. O sırada sol tarafında yaşlı bir pir suretinde bir adam
belirdi ve çocuğa “Seni tebrik etmeye geldim, hayatımda senin kadar büyük bir kişiye
rastlamadım, sen çok olgun bir insansın. Bu hayalden kurtulmak kolay değildir, o
yüzden sen artık nihayi olana ulaştın, hakikatı keşfettin. Kutlu olsun.” dedi.
Çocuk durdu, elinde tesbih, dilinde dua olan bu pir-i faniye dikkatle baktı ve sonra
tebessüm ederek: “Seninle adada yaptığımız savaşta akıllanmamışsın. Bana ilham
ettiğin kibir senin olsun ve ateş her zaman seninle bulunsun, suretini değiştirsen de
seni tanıdım” dedi. Bunu der demez, bu defa sağ yanında bir adam belirdi. Adamın
yüzü de kendisi de ışıktandı. Çocukla selamlaştılar. Çocuk adama kim olduğunu
sordu. “Bana Nur derler, senin bilincinden oluştum ve senin işaretinle karanlığı
kuşatmaya geldim.” dedi. Çocuk şöyle söyledi: “Meydan senindir, bu diyarın halkını
ilmin ışığına boğ!”

“Biz O’nların kalplerine Sekine ( Sükunet, Sessizlik, Huzur ) indirdik” ayeti tecelli etti. “Ey mutmain olan nefs ( bilinç )” hitabı ile razı olmuş ve razı olunmuş olarak Safiyete erdi. Tatmin ve Huzurun ta kendisi olarak.

Evet sevgili okuyucum, bu masalın devamını yaşamak ve yazmak sana kaldı, diğer
kapıları bulmak ve fethetmek senin işindir. Yolculuğunun bir kısmına eşlik etmeye ve
onu biraz kolaylaştırmaya çalıştım. Cümlelerle oluşturulmuş bu yazıyı okudun, şimdi
cümlelerden oluşmayan kendi kitabını okumaya başlamalı ve kendi beynini, kalbini,
özünü değerlendirmelisin. Bunun için bir Dost ara, O sana yolu kolaylaştırır. Aşk ile kanatlandırır. Bunu yapmazsan, bu yazıda diğer yazılar gibi bir zaman
geçirici olmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. Ben senin zamanını geçirmeyi
değil, zamandan, mekandan ve koşullanmalarından özgürleşmeni diliyorum.