BÜYÜKLERE
MASALLAR
Bu masalı uyumak için değil uyanmak
için okuyun!
Bir varmış bir yokmuş, dünya denilen
gezegende masal anlatanlar çokmuş.
İşte bu masalın içinde günlerden bir
gün, yıldızların toplanıp da kader kalemini
oynattıkları, ilahi emire boyun
eğdikleri bir günde, basit bir ailenin gerdek gecesi
olurken, bir inci tanesi OL emriyle
annesinin kainata benzeyen rahmine düşmüş.
Kudret eli bir işe uzandı mı, çorak
tarla bile mahsul verir, çöller vahaya döner. İşte o
kadının rahmi de, o düşen inci
tanesiyle yeşermiş de yüzü gülmüş.
Kadın, taşıdığı yükü bilmezmiş, bu masaldan
uyanacak olanı doğurmak üzere
olduğundan habersiz, gündelik ve
sıradan yaşamına devam edermiş. Ama dedik ya,
kader hükmü bütün tedbirleri bozar,
İsa’nın nefesini üfler de ölüler sevinçle ayağa
kalkarlar.
O cana can veren bahçede, bir gül
goncası yetişmekteyken, günler günleri kovalamış
ve tam 120 gün geçmiş, yani tam üç
kere 40 gün ve 3. devir tamamlanınca o
annesinin sırrında saklanan bebek,
canlanmış, vücut şehrine teşrif etmiş, tahtına
kurulmuş. Başlamış kendini annesine
hatırlatmaya, önce küçük hareketlerle sonra ise
tekmelerle. Sanki taa o zamandan,
doğduktan sonra göstereceği isyanı belli etmek
istemekteymiş,.
İnsanın yaratılışı 7 ve 40 sayısının
hükmündedir, 7x40 = 280 yani 9 ay 10 gün derler
yaratılışın cilvesine. Bebek tam bir
mükemmellikle, bütün kainatı kendinde toplamış
olarak ortaya çıkar. Sayıların
hikmetini çözecek olan artık doğmak üzereydi.
Vakit gelip, karanlık ve ılık olan
sırlar aleminden, her şeyin ifşa olduğu bu masallar
alemine sonunda doğdu. Doğduğu an,
ufaklık pek de iyi karşılanmamıştı, kıçına
şaplak atan bir adam, etrafında bir
sürü gürültü yapan kişi, annesinin güzel kokusunu
bastırıyordu. Halbuki, gözleri henüz
etrafını görmese de, basireti hepsinden daha
açıktı.
Düşüncenin olmadığı bir sessizlik
diyarında olmanın tadını çıkardı. Eğer o sırada
düşünebilseydi şöyle diyecekti:
“Burası da neresi böyle?”
Kundağa sarılıp, orta halli döşenmiş
evine getirildiğinde bile hala ağlamaktaydı,
huzurunu bozan bu seslere, ışığa ve
içinde hissettiği düşme korkusuna henüz
alışamamıştı. Sonradan öğrenecekti ki,
vücut şehrine hapsolanların daha nice
duyguları vardı.
İşte ilk isyanı başlamıştı, annesi onu
emzirmek için memesini uzattığında yüzünü
çeviriyor, zorlandığında ise ağlamaya
başlıyordu. Onlara haykırıyor ama sesini
duyuramıyordu: “Ben dünya sütüyle
beslenmek için gelmedim, bana ilahi ilmin sütünü
verin.”
Baktılar ki içiremeyecekler,
vazgeçtiler. Annesinin işaret parmağını emmeyi tercih
ediyordu, sanki bir şeye işaret etmek
istermişçesine. O, ailesinin tek çocuğuydu,
ikincisinin olmasına doktorlar izin
vermemişti. O’nun tek olması gerekiyordu.
Zaman sanki hızlanmıştı, yıllar
yılları kovalayıp bir an önce onu, hayatının değişeceği
noktaya götürmek için acele eder
gibiydiler. Çocukluğu, diğer çocukların içine
karışmaya çalışmakla geçti. Farklıydı;
ama farkının değerini anlayabilecek kimse
yoktu. Ama yakında hem de çok yakında
uyandırma servisi devreye girecekti.
İlginçtir ki, küçükken çocuklar,
büyüdüğünde ise etrafında olan insanlar o hiçbir şey
yapmasa da onu kıskanırlardı. Sanki
etrafa başka bir akım yayıyordu. Onu ya çok
severler ya da nefret ederlerdi,
ortası yoktu. Bu ayrımın daha da derinleşeceği
zamanlar yaklaşmaktaydı.
Okul yıllarında tattığı platonik bir
aşk, onun ilk değişim sinyaliydi. Zaten ondan normal
bir aşk yaşanması da beklenmezdi.
Hissettiklerini söyleyemedikçe içinde patlayan
galaksilerin haddi hesabı yoktu.
İçinde sanki evrenler varlıktan yokluğa, yokluktan
varlığa dönüşüyordu, acaba bu içe
dönüklük bütün masaldan uyananların ortak
özelliği miydi? Gözleri sadece
dışarıyı gören biri bu masaldan acaba hiç uyanmış
mıydı?
Eve geldiğinde sevgilisini hayal
ederken ve o hayalin içinde duygulara dalmışken, o
anda bir boşluk, bir duraksama meydana
geldi. Şaşırdı! Sevgilisi yanında yoktu, onu
görmüyordu. Peki kafasının içindeki bu
suret nasıl oluyordu da ona böyle duygular
yaşatabiliyordu? Bu suretin bir canı
var mıydı? Yoksa bu yalnızca gözleri büyüleyen
bir sihir miydi? Bu soru, geldiği
kadar hızlı gitti ve cevapsız kalarak onu yine hayallere
ve duygulara daldırdı. Cevabın henüz vakti
gelmemişti. Zihnin bütün göz boyama ve
sihrin kaynağı olduğunu henüz fark
edememişti. Ama o hakikatı gösteren boşluk bir
kere kişiyi ziyaret etti mi artık
bırakmaz. Bir kere DURabilirsen ve bir kere o seni
kuşatan büyünün içinden kendini geri
çekebilirsen, o gerçeği görmenin tadı seni
sürekli kendine doğru cezp eder. Ona
da bu lütuf ulaşmıştı, DURmak ve geri
çekilmek ona kolaylaştırılmıştı. O,
bunu yapmak ve gerçeği görmek için gelmişti.
Seneler geçmeye devam ediyor ve O;
hayaller, fikirler, duygular ve arzular
dünyasında kapana kısılmış bir şekilde
hayata tutunuyordu. Etrafına baktığında
herkes kendisi gibiydi, diğer
insanların da ulaşamadıkları hayalleri, onları kıvrandıran
arzuları, birbirlerini öldürmelerine
bile sebep olan fikirleri ve bitmek bilmez duygu
fırtınaları vardı. O zaman, onun
yaşadıkları da normal olmalıydı(!), tabi eğer
kalabalığın yaptığına normal denirse!
“Peki bu normalse neden huzursuzum?”
diye sormaya cüret etti, “Niye içim yanıyor,
niye kafamdaki sesler sürekli cızırtı
yapıyor. Karlı gösteren bir televizyon gibi niye
sürekli aynı karenin içine hapsoldum?”
ve cevap verdi; “Herkes böyle! Demek ki
olması gereken bu, ne diye sorup
duruyorsun!”
Ama içinden kuvvetli bir “Hayır” sesi
yükseliyordu, üstelik bu sesi bastırmak artık
zorlaşmıştı. Sanki şunu fısıldıyordu:
“Büyüden kurtulmak için büyücüye soru
sorulmaz, onun verdiği her cevap başka
bir zehirdir.” İşte o an yine ani bir boşluk,
sessizlik, sınırsızlık onu kuşatmıştı.
Bir anda onu çemberin dışına atan bu şey de
neydi böyle. Peki bu kısacık anda
hissettiği bu tarif edilmez huzur ve mutluluk da
neydi?
Gürültü yine geri geldi, bir kez daha
fikirlerin ve duyguların istilasına uğramıştı. Sanki
daha da kuvvetli geliyorlardı, bir
şeyi örtmek, gizlemek istiyorlarmış gibi. Bir fikir ona
şöyle telkin etti: “Düşünmeden durman
mümkün değil, bütün insanlar düşünürler ve
bunu durduramazlar, insan olmak böyle
bir şeydir.” Çocuk, az daha buna kanıyordu
ama perde bir kere aralandı mı, bütün
fısıldayanların gerçek yüzü görülür.
İrkildi ve kızdı. Yeterrr!! diye
bağırdı, susun artık. Ve yine bir boşluk ve hayret, “Aman
Allahım, bu seferde fikirlerim beni
duygularımla kuşatıp kandırıyorlar, fikirlerden
duygulara savruldum, kurtulduğumu ve
hileyi fark ettiğimi sanırken başka bir tuzağa
düştüm. Çamurdan çıkıp, bataklığa
girmek kurtuluş olur mu hiç?”
Bu paradoks karşısında aciz kalmıştı.
Kendini güçsüz ve bitkin hissediyordu.
Kafasında ki çiftlikte toplanmış bütün
ahali, sanki ona kurnazca sırıtıyorlardı. Donuk
bir şekilde gözlerini alnına doğru
kaldırdı ve yakınında olan yatağa devrildi. Uyumak
istiyordu, o sırada bildiği tek kaçma
yolu buydu. Ama kaçarak kurtulamayacağını
anlayacaktı.
Uyandığında sanki dayak yemiş gibiydi.
Zorlanarak kalktı, annesi onu yemeğe
çağırıyordu. “Her zamanki şeyler işte”
diye düşündü, rutinlik onu sıkıyordu ama başka
ne yapılabilirdi ki, hayat böyleydi.
Yemeğe oturdu, yine günlük olaylardan
bahsedilen sığ bir konuşmanın içinde
kalmıştı. Evet sohbet sığdı ama onu
boğacak kadar da derindi. Sanki bütün zıtlıklar
aynı anda üstüne hücum edip
duruyorlardı. “Ee sen ne yaptın oğlum bugün?” diyen
sesi duyduğunda boş boş annesine
baktı. Sanki uzaklardan seslenen tanımadık
birisinin yüzüne bakıyordu. “Hiçç”
diye omzunu silkti. Ve o gün içinde birçok şey
yapmasına rağmen neden anlamsızlık hissettiğini
boş yere çözmeye çalıştı.
Yemekten sonra yine ağır bir uyku
bastırdı. Kendini sürüyerek yatağına ulaştı ve bir
külçe gibi yığıldı. Rüyalar alemine
geçiş yapması uzun sürmedi. Büyük bir çölde
ilerliyordu, bomboş ucu bucağı
gözükmeyen bir çöl... İleride beyaz bir çadır gördü,
beyazlığı göz kamaştırıyordu. İyice
yaklaştı ama çadırın girişi yoktu. Fakat içeriden
tatlı ve gür bir ses geliyordu:
“Çadırın kapısı, vücut şehrinin fatihine açıktır, ancak o
girebilir. 7 devirli 40’dan geçtikten
sonra tekrar gel”
Halkın rüya dediğine, bilenler mana
derler. Orası misaller alemidir, seni sana
anlatırlar. Çocuk aniden uyandı ya da
rüya aleminden ölüp madde alemine tekrar
doğdu.
Anlam veremediği bu rüya çok canlı bir
şekilde hala hafızasında durmaktaydı. Hiçbir
şey anlamadım dedi ve tekrar
unutanlardan oldu! Çünkü unutmaya alışmıştı. Ama
nerden bilsin ki, unutanlar ile
uyuyanların aynı olduğunu. Gözleri açık olduğu için,
uyanık olduğunu zannetmekteydi.
O günün sonunda okuldan eve geldiğinde
yine can sıkıntısı onu esir almıştı. Koltuğa
oturdu ve televizyonu açtı. Kanallar
arasında dolaşırken, koltuğa uzanmış bir kadınla,
ayakta olan bir adam dikkatini çekti.
Hipnoz dedikleri bir şey yapıyorlardı, kadın derin
bir transa geçmiş ve adamın
dediklerini harfiyen yerine getiriyordu. İlgiyle izledi ve
sıkıntısı dağıldı.
Sen başına gelenleri tesadüf
zannedersin ya da hoş bir rastlantı veya azap ya da
sıkıntı, çünkü bütünü görmekten
perdelisin. Oysa en ufak olay dahi senin yaşantının
seyrini belirleyecektir. Çünkü o olayı
da bilinçsizce sen oluşturdun.
O sırada çocuk sadece televizyon
seyrettiğini zannediyordu ama o seyrettiğinin nasıl
bir hizmeti olacağını bilmemekteydi.
Süre hızlanmıştı. Sanki yıllar
kısalmış gibiydi. Dünya daha mı hızlı dönüyordu? Ne
zaman 13 yaşına gelmişti? Ama iyi ki
gelmişti! Çünkü vakit tamamdı. Genlerine
işlenmiş olan hüküm gerçekleşecekti.
İnsan olmanın şerefi açığa çıkacaktı.
Sıradan bir ortaokul günü, öğle
teneffüsünün keyfini çıkarıyordu. Hava da ne kadar
güzeldi. Güneş pırıl pırıl parlıyordu.
Gözleri kamaştı. sanki bütün görüntü bir anlığına
eğilip büküldü. Çöldeki serap gibi
oldu. Gözlerini ovuşturdu, evet tekrar normal
görüyordu. Arkadaşları oyun
oynuyorlardı. Her şey yolundaydı. Ama bu görüntü.
“Hey! N’oluyor, yine dünya eğilip
bükülmeye başladı. 3 boyut algısı kayboluyordu.
Sanki her şey bir sinema perdesinin
üstüne yansıyan siluetler haline gelmişti. Sesler
ise bir uğultu gibiydi. Bütün
kimlikler yere düşüp bir seramik gibi parçalara
ayrılmışlardı. Sahte olanlar solup
gitmişlerdi veee sonunda yine derin bir karanlığın
içindeydi. Yine bebek mi olmuştu
yoksa? Bu tatlı huzuru veren karanlık annesinin
rahmi miydi yine? Tek bildiği şey, o
karanlığın içinde eridiği ve karanlığa teslim
olduğuydu?
Sonsuz bir denizde yüzüyormuş hissinin
ne kadar devam ettiğinden haberi yoktu
çünkü o yaşadığı halin içinde sadece
mekan değil zaman algısı da kaybolmuştu. Geri
gelmek istemiyordu. Hep aradığı şey
buydu, biliyordu. Ama o da ne? Sanki büyük bir
hortum kendisini içine çekermişçesine
bir dönme hissi, bir düşme hissi oluştu.
Girdaba yakalanmışçasına çekiliyordu
ve işte yine vücudunun içindeki algı geri
gelmişti. 3 boyutlu ekran koruyucuya
benzer olan görüntü belirmişti.
Arkadaşları bahçede oyun oynuyorlardı
ve kendisi hala ayakta onları izliyordu. Acaba
bunları yaşadığından arkadaşlarının
haberi var mıydı? Görünen o ki; yoktu. Sonra bir
an duraksadı. Peki arkadaşları
gerçekten var mıydı? Soru onu korkutmuştu. “Hey!
Kendine gel. Bu kadarı da fazla artık,
kafayı mı üşütüyorum nedir? Off neyse zilde
çalmak üzere, sınıfa çıkayım.”
Öğretmen, sıkıcı dersini en bezgin
şekilde anlatmaya devam ediyordu. Kim bilir
hayatı boyunca aynı şeyleri kaç bin
kere söylemişti. Donukluk ve rutinlik her yerdeydi.
Bu saçmalıkları dinlemekten beyni
uyuşmuştu. Yine uyumak istiyordu ama buna izin
yoktu, ne yapması gerektiği önceden
belirlenmişti. Kendini bir an robotların
içindeymiş gibi hissetti. Ne
söyleyeceği ve nasıl tepki vereceği önceden belirlenmiş
robotlar. Bu içindeki kaos nasıl
dinecekti bilmiyordu. Aklı, bahçede yaşadığı
deneyime kayıp duruyordu. Orda ne
olmuştu öyle. Yaşadıkları bir hayal miydi ya da
ayaktayken rüya mı görmüştü. Ama o
deneyimde görüntü yoktu, ses yoktu, fikir
yoktu, zaman yoktu. O zaman nasıl
hayal olabilirdi ki!
Öğretmenin sesi vızıl vızıl kulağına
çarpıp duruyordu. “Yeter sus ve beni rahat bırak”
demek geldi içinden ama yapamazdı.
Yapmak istiyordu, bağırmak, çağırmak,
küfretmek, kaçmak, gitmek istiyordu.
İşte yine sakinlikten, isyana doğru savrulmuştu.
Bu savrulmaların bir sonu var mıydı
acaba?
Yaşadığı tuhaf deneyimin üstünden
yaklaşık 1 hafta geçmişti, deneyimi sanki hiç
olmamışçasına bastırmış, unutmuştu ve
yine uykuya daldığında rüyalar aleminin
ortasına düşmüştü. Bilmediği bir yerde
yolculuk yapıyordu, etrafta insanlar da vardı,
geniş bir meydanda araçtan indi.
Meydanın tam merkez noktasında heybetli bir kişi
gördü. Çevresinde ki herkes ondan
belli bir mesafe uzaklıktaydılar ama sanki
hepsinin uzaklığı belli bir düzen
içinde inşa edilmişti. Merakla yaklaştı, sanki o kişi
güneşti de, etrafındakiler de onun
yörüngesine girmiş gezegenlerdiler. Pervane gibi
şevkle dönüp duruyorlardı. İyice
yaklaştı ve göz göze geldiler. Karşısındaki Zeus
muydu yoksa? Çünkü o gözlerden çıkan
kudret kıvılcımları başka nasıl
açıklanabilirdi. “Beni bul” dedi adam
gök gürültüsüne benzeyen sesiyle. Öyle bir sesti
ki bu, ruhunda depremler yarattı ve
yatağında uykusundan sıçrarken, vücudunun
nasıl titrediğine de şahit oldu.
Kafası allak bullaktı, acaba böyle rüyalar gören başka
insanlarda var mıydı? “Peh, zaten
yaşadığın ne normal ki bu olsun” dedi içerleyen bir
ses tonuyla.
Peki bu içinde beliren özlem neydi? O
adamı gördüğünde hissettiği tanıdıklık neydi?
Yine bir sürü soru tam kafasına
üşüşecekken, hemen kalktı ve dikkatini dağıtacak
şeylere yöneldi.
Ah! Kaçmak ne hoş gelir insana, ama kim
kaçabilir kendisinden ebediyen.
Karşılaşacaksın en korktuğunla.
Aynı rüya 7 kere tekrarlanınca
tedirgin olmaya başladı, kimdi bu kişi, ondan ne
istiyordu?
Hem 7. görüşünde niye ona kendisini
bulması için bağırmıştı. Adam, gözlerini
çocuğun gözlerine çivilemiş ve
inanılmaz bir sesle, “Kalk ve beni bul” demişti. “Nasıl
bulacağım?” diye sorduğunda ise, ona
nerede olduğunu göstermişti. Ürkek bir
şekilde yataktan kalktı, artık bu
rüyanın normal olmadığını anlamak için fazla bir
zekâya gerek yoktu. Ama hala ne
yapacağını bilememenin endişesi ve hala bunların
sadece bir rüya olduğu kandırmacası
yakasını bırakmıyordu. En sonunda derin bir
nefes aldı ve “Neyse ne, gösterilen
yere gideceğim, en kötü ihtimal yeni bir yer
görmüş olurum.” diye düşündü. Zira
içindeki merak duygusunu artık bastıramaz hale
gelmişti. Ruhunun bir köşesi, koşarak
o adamı bulmak isterken, diğer köşesi ise
bilinmeyenin korkusu içinde büzülmüş
kalmıştı. “Al sana bir zıtlaşma daha “ diye
söylendi kendi kendine. Artık bu zıt
duyguların arka arkaya mırıldanmasına alışmıştı.
Yavaşça giyindi ve annesine, ben biraz
dolaşmaya çıkıyorum diyerek evden ayrıldı.
Beyninin içine sanki bir harita
kazınmıştı, gitmesi gereken yeri daha önce hiç
gitmemesine rağmen biliyordu, hangi
yollardan geçmesi gerektiğini, hangi araçlara
bineceğini, hangi sokağa gireceğini ve
hangi kapıyı çalacağını...
“Bu kapı o, peki şimdi ne yapacağım?”
duraksamıştı. Kalbinin dışarı fırlamasına
engel olamıyordu, dizlerinin bağı
çözülmüştü. İçinden hala bir ses, boşuna geldiğini,
aptal durumuna düşeceğini söyleyip
duruyordu. Geri dönmeyi düşündü, ne de olsa
kaçmaya alışkındı, yine evine gider ve
derin uykusuna dalardı. Ama artık çok geçti
çünkü kapının arkasından ayak sesleri
yaklaşmaktaydı, kapı hafifçe gıcırdadı.
Karşısında gördüğü gözler kafasındaki
bütün sesleri durdurmaya yetti. Adam, çocuğa
aynı bakışı fırlatıp “Bağırmadan
gelmez misin sen?” dedi. Ve eliyle içeri gelmesini
işaret etti. Çocuk şaşkınlık ötesine
geçen bir afallamayla sadece denileni yapabildi.
Düşünebilme yetisini sanki kaybetmişti.
Koltuğa usulca oturdu. Bir süre bakıştılar,
sessiz ve sözsüz olarak konuştular.
Hakk aşıklarının konuşması sözsüz
olur, bütün sözler onların huzurunda secdeye
kapanmıştır.
Çocuk, biraz kendine geldi ya da şöyle
söyle; o sessizlik içinde kendini bulmuştu da
yine kendini kaybedip işi dile vurdu
ve sordu: “Sen kimsin?”
Adam güldü, “İlk defa doğru bir soru
sormaya yaklaşmıştın ama yine olmadı, esas
soru “sen kimsin ?”değil “Ben kimim?”
olmalı ve bu soruyu kendine sormalısın. Bütün
soruların aslı budur ama cevaplayanı
da pek bulamazsın. O yüzden şimdi sus ve
dinle. Her ne kadar susmak sana mümkün
gelmese de.”
Halk, dili durunca sustum zanneder.
Oysa kafanın içinde konuşanı durdurmadın mı
sustum zannetme sakın. Çocukta dilini
durdurdu ve sustum zannetti. Adam emir
veren bir tonda “Artık sana uyku yok.
Arayışının artma dönemi geldi, her kaçmaya
kalktığında ben orada olacağım, seni
uyandıran sağlam bir şamar indirmek için.
Hatırladın mı, annenin karnına düşmek
için yol teperken nasıl da aşk ile arayıp
dururdun o bahçeyi. Bir sürü kardeşin
senle yola çıktı da hepsi geride kaldı, seni öne
geçiren ve o bahçeye ulaştıran hikmete
şükret de, o arayışı şu bedenin içine girdikten
sonra da başlat artık. Çünkü bu
vücudun içinde de başka bir doğum vardır. Eğer bu
doğumu gerçekleştirmezsen bil ki
nankörlerden olursun. Haydi kalk gönül
hamileliğinin başlaması için,
cevherlerini yağmura çevir, o temiz toprağın
bereketlensin. Vaktin 40 gündür.
Hatırladın mı?”
“Arayış olmadı mı kim için için yanar
da gerçek soruyu sorar. Arayış olmadı mı kim
uykusuz kalıpta hasretten feryat eder.
Arayış olmadı mı kim Adem’in menziline varır.
O’na bakta ibret al, gözyaşları sel
oldu da hasretlikten gönlü mum gibi eridi, o işve
yapan maşuk ise görünüşte zalim gibi
dursa da, onun zalimliği bile her yeri yeşerten
bir cilvedir. Ah! Görünenin ardına
bakan göz nerede, şu suretin kaydından
geçemeyip de çamura saplanmış bir
yolcu gibi debelenip durmakta. Ten gözü nasıl
bir hilekardır ki, kişiyi teninden
canına geçirmez. Oysa bir bilseydin, ten ile can
arasında ki tek perdenin vehmin
olduğunu.”
Sustukları zaman, bu sözler
yankılanıyordu çocuğun kulaklarında. Ama bu kulak
başka bir kulaktı. Hani İsa
havarilerine demişti ki: “Size söylüyorum, kulağı olan
işitsin!” İşte bu öyle bir kulaktı,
işiticiydi.
Evine döndüğünde, içindeki bir zincir
kırılmıştı. Doya doya arayabilirdi, sorabilirdi
çünkü artık bütün soruların cevabını
bulan birisinin olduğunu hissetmişti. Bunu
düşünür düşünmez, sanki hemen oracıkta
bekliyorlarmış gibi bir çok düşünce
iplerinden kopmuşçasına üzerine
çullanmıştı.
Kafatası çatlayacak gibiydi,
düşüncelerin de madde olup olmadığını merak etti. Öyle
ya, hem yok gibiler ama kafamdaki
kemiği bile çatırdatıyorlar bu nasıl iştir böyle diye
düşündü. Adem’in arayışı, Nuh’un
tufanına dönüşmüştü, beynindeki dalgalar, ceviz
kabuğu gibi olan algısını darmadağın
etmek üzereydi. Delirmekten korkuyordu. Ne
vardı sanki diğerleri gibi normal
olsaydı? Ne olurdu sadece yiyip içse ve eğlense,
niye düşünüp duruyordu ki? Bunun ne
faydası vardı. Bu çektiği ızdıraptan başka ona
ne katmıştı?
İşleri hiç bir şeyle kıyaslanamayacak
olan kudret eli, seni tutup çekti mi bütün
feryatlar sonuçsuz kalır. Sen henüz
göremesen de kavuştuğun ama farkedemediğin
nimet, bu halkın duyduğu ve bildiği
şeylere hiç benzemez.
Çocukta ulaştığı nimetten habersiz,
şükür eden bir kalbin uzağına düşmüş ve
kafasının içinde debelenip
durmaktaydı. Kendi özünden perdeli olan, sadece kendine
isyan ettiğini nerden bilsin! Ah! O
ötelerde aradığı tanrısının bir hayal olduğunu duysa
nasıl çıkardı işin içinden.
O hızla akan zaman durmuştu sanki, bu
zaman dedikleri şey ne de tuhaftı. Keyif
aldığında uçup giden şey ile, şu anda
gıdım gıdım ilerleyip onun acısını kat be kat
derinleştiren şey aynı şey miydi?
Gözünün önünde görüntüler savruluyordu. Donuk
yüzler, soğuk gülüşler, sahte
bakışlar, ezberlenmiş tavırlar. Selamlaşmalar bile aynı,
gülüşmeler içten değil, havadan
sohbetlerin, cılız rüzgar esintileri gibi. Nefesi
daralmıştı. Sadece arayış bile böyle
sancılıysa kim bilir bir kaç adım daha attığında
nelerle karşılaşacaktı. Kaçma isteği
yine başını uzattı, bulduğu ilk aralıktan çıkacaktı.
Ama o gözler, o baktığında kaçacak yer
bırakmayan gözler, yine karşısına gelip
dikilmişti. Adam sözünü tutuyordu,
çocuğun ruhuna, kaçmasına izin vermeyen bir
demir atmıştı.
40 gün, 40 yıl gibi geçti, düşünce,
duygu ve görüntü sağanağı yağdı da yağdı.
Sorular, cevaplar, tatminsizlik,
özlem, umut, yıkım... hepsi doya doya ortalıkta
salınmışlardı. İlk defa engellenmeden
ortaya çıkmanın zevkini tatmışlardı.
Kabullenişin kutsiyetini başka hiçbir
yerde bulamazsın. Bir kere kabul edersen, bütün
düşmanların uysal dostlara dönüşürler.
Çocuk içinde hissettiği rahatlığa
anlam veremiyor, fırtınadan sonra çöken sessizlik
gibi etrafına bakıyordu. Yine aynı
koltukta, aynı gözlerin karşısında oturuyordu fakat
bu gözler nasıl oluyordu da aynı gibi
dururken bile sürekli tazeleniyordu, o
bakışlardaki ışıltı, hangi çeşmeden
akıp gelmekteydi?
Adam yumuşak bir ses tonuyla, “Güzel!
dediğimi layıkıyla yerine getirdin, arayışın ilk
kuralı içine yayılmış olan çamurlu
suya çomak sokup karıştırmaktır. Bulandıkça
karıştırmaya devam etmek ve üstten de
taze suların akmasına izin vermektir.”
Senin yüzeyden duru su gibi
gördüklerin, aslında nasıl bir çamur deryasıdır bir bilsen.
Onu karıştıracak er kişi lazım ki,
Hakk ile batıl birbirinden ayrılsın. Ama öyle yiğit
nerede?
Zifiri karanlık olan bu ilk vadiden
geçerken, eğer önünde yolunu aydınlatan bir ışık
yoksa nasıl olurda aydınlığa çıkarsın?
Körlerin meydanında hiç temaşa olur mu?
“Ne öğrendin söyle bakalım?” diye
sordu. Eskiden olsa hemen cevap verirdi ama
durdu, DURmayı öğrenmişti. Çocuk
yutkundu, ama cevap vermeliydi.
“Düğmelerim var.” dedi. “Onlara
bastıkları zaman fikirlerim, duygularım şahlanıyor.
Ne yaptığımı bilemez bir hale
geliyorum ama bir aralık keşfettim, o aralığı
yakaladığımda düğmelerim çalışmıyor.
DURduğumda her şey benimle birlikte
duruyor”
Doğru cevabı vermişti, nice insanlar
bunun hiç farkına varmadan toprağın altına
giriyorlardı. Durmak, yok olmaktı.
Oysa insanlar, var olmak için yanıp tutuşmakta ve
hep bir şey olmak istemekteydiler.
Adam tebessüm etti ve “Sana müjdeler
olsun, arayışının neticesi olan ilk tomurcuk
açtı. Ama bu henüz ufak bir
başlangıçtır. Şimdi beni iyi dinle, insanın bu vücut
şehrinde 7 tane kale ve her birinin 10.000
adet askeri vardır. Her bir kaleyi fethetmek
için sana 40 gün verildi. İlk kalede
yaptığın savaş, bilincin gaflet karanlığından
çıkması ve koşullanmış tepki ve
arzularından arınma savaşıydı. Bu kalenin komutanı
siyahlar içindeydi, gözleri karanlıktan,
ruhu ateştendi. Sen bu savaşı kazandın. Şimdi
ikinci kaleye gitme vaktin geldi.
Burası kan deryasıdır, gazap kalesidir. Bu kalenin
kumandanı kırmızı elbiseler giyer,
gözleri öfkeden, ruhu tufandan yaratılmıştır. Haydi
git, Allah kolaylaştıra!”
Çocuk daha fazla bir şey diyemeden
oradan çıktı. Düşüncelere dalmıştı, acaba bu
savaştan galip çıkabilecek miydi? Hem
nasıl oluyor da bu tenin içinde böyle haller
oluşuyordu. Bu vücut diye gördüğü şey
yoksa bütün kainatın toplamı mıydı? İçine;
kaleler, ülkeler, kumandanlar,
askerler doluştuğuna göre, bu vücut sandığından çok
daha büyük bir şeydi.
Hani Erlerin Şahı ve Allah’ın Arslanı
Ali şöyle demişti: “Sen kendini küçük bir alem
sanırsın oysa büyük alem sende
saklıdır.” Ah İnsan! Sen kendi değerini bilseydin,
meleklerin neden secde ettiğini
anlardın. Şu toprak ile suyun karışımı balçıktan daha
ötede bir yaratılışla var edildiğini
ve Ruh’un üflenmesiyle bulduğun kıymeti idrak
ederdin.
Çocuk dalgın bir şekilde yürürken bir
adama çarptı. Tam özür dilemek istedi ki, adam
köpürdü. “Dikkat etsene be aptal
çocuk, önüne bak önüne. Sersem şey seni! Nerde
yürüyorsun, çayırda mı?” Çocuk: “Şey
efendim, özür dilerim istemeden oldu.” Adam:
“Yok bide isteyerek olsaydı, şunun
söylediği lafa bak. Kaybol gözümün önünden
çabuk!” diye bağırdı. Çocuk
şaşırmıştı, ufak bir dokunuşun karşılığı bu mu olmalıydı?
Hem özür de dilemişti, bu kadar
öfkelenmeye ne gerek vardı? Kendi kendine içinden
adama okkalı bir küfür etti. Birden
durdu. “Öfke mi? Aman Allah’ım, bu adam şu anda
bulunduğum bilinç boyutunun açığa
çıkış sureti olmalı ve ben ne yaptım, dışımdan
olmasa da içimden ona cevabı
yapıştırdım. Benim ondan ne farkım kaldı, adam
haklıydı ben sersemin tekiyim.”
Eve biraz geç kalmıştı. Kapıyı
çaldığında, annesi hışımla açtı ve “Nerdesin sen bu
saate kadar? Bu kadarı da fazla artık.
Hesap ver çabuk!” Çocuk şaşırmıştı; “Bu
insanlara neler oluyor, annemi hiç
böyle öfkeli görmemiştim.” diye düşündü. Fakat bu
sefer temkinliydi, kendini kontrol
etmeye çalışarak; “Şey bir arkadaşıma uğramıştım
da vaktin farkına varmamışım.” Annesi
iyice kızdı; “Özrün kabahatinden büyük, git
çabuk odana gözüm görmesin.”
Çocuğun içinde volkanlar patlıyordu,
kendini tutuyordu ama içinde ki alevler
neredeyse ağzından dışarı çıkacaktı.
Birden söylenen sözü hatırladı: “Bu kalenin
kumandanının gözleri öfkeden, içi
tufandan yaratılmıştır.” Gerçekten de böyleydi. Bu
duygu denilen şey ne kadar da
kuvvetliydi, aniden yükseliyordu. Kişi öfkelendikten
sonra sakinleştiği zaman ancak
öfkelendiğini fark edecek kadar kendini
kaybediyordu. Şuurun bu boyuttaki
örtüsü bu duyguydu. Bilincin kararması bu ikinci
ülkede öfkeyle gerçekleşiyordu. Sanki
kara bulutlar güneşin önüne geçip bütün vücut
şehrini kaplıyorlardı.
Annesine cevap verip bağırmamak için
kendini tutabilmişti fakat bu olayın üzerinden
yarım saatten fazla zaman geçmiş
olmasına rağmen hala annesinin ona bağırmasını
hayal ediyor ve için için öfkelenmeye
devam ediyordu. Öfkeli sözlerin ağzından
çıkmamış olması bir şey
değiştirmemişti, içinde olabildiğince öfke taşıyordu.
Yine şaşırmıştı. “Olay bitti ama ben
hala oradayım, çakıldım kaldım. Unutamıyorum.
Ve öfke duyguma bu sefer içerleme ve
haklılık duygusu da destek veriyor. İçimdeki
bir şey haklı olduğumu ve cevap vermem
gerektiğini, annemin bana böyle
bağıramayacağını buna hakkı olmadığını
fısıldayıp duruyor.” Yine sözler imdadına
yetişti. “Bu 7 ülkenin halkı, seni
kendi ülkelerinde tutmak için sürekli davet ederler,
fısıldarlar. Eğer ki davete icabet
edersen, sende o ülkenin halkından olursun.”
Anlamıştı, öfke diyarının halkı,
kendisini öfke duygusunun içinde tutmaya
çalışıyorlardı.
Yerinden kalktı ve elini yüzünü
yıkadı. Suyun tenine dokunması onu rahatlatmıştı,
sanki çevrelendiği duygu da o suyla
beraber akıp gitmişti.
Odasına dönüp, yatağına uzandı. “Bu
öfke diyarından ebediyen kurtulmak mümkün
mü acaba?” diye düşünürken uykuya
daldı. Rüyasında büyük bir şehirdeydi, bu
şehrin halkı kalabalıktı, kaşları
çatık, yüzleri gergindi. İnsana huzursuzluk veriyorlardı.
Her an kavgaya tutuşacak gibiydiler.
Şehrin ortasında büyük bir ateş yanıyordu ve
insanlar yürürken bu ateşin içine
girip duruyorlardı. Sonra çocuğu gördüler ve onu
kolundan tutup ateşe doğru sürüklemeye
başladılar, çocuk direniyordu ama nafile,
kollarından tutanlar çok güçlüydüler.
Ateşe iyice yaklaşmıştı, yüzündeki sıcaklığı
hissedebiliyordu. Kollarını bıraktılar
ve emredici bir ses tonuyla; “Haydi gir! Bu şehre
gelen herkes buraya girmek
zorundadır.”
Bir anda yatağında sıçradı, korkuyla
uyanmış ve kan ter içinde kalmıştı. “Ben bu
şehirden çıkmalıyım ve bu kaleyi de
fethetmeliyim, bir insan nasıl olurda bu ateş
yiyip, duman saçanların arasında huzur
bulabilir?” diye mırıldandı. Bu iş gerçekten
ciddiydi ve içinde dönüp duran bu
duyguların dönüştürülmesi gerekiyordu.
O gününü düşünerek geçirdi. Sanki
Resul’ün “Bir saatlik tefekkür yetmiş senelik
ibadetten üstündür.” sözünü yerine
getiriyordu. Bilmeceyi çözmeye çalışıyordu.
Neredeyse etrafındaki bütün insanların
esiri olduğu bu kuvvetli duygudan nasıl
kurtulabilirdi? Bu mümkünse neden bu
insanlar kurtulamıyordu? Herkesi yerden yere
vuran bu öfke pehlivanını yenecek bir
babayiğit yok muydu? Düşünmekten
yorulmuştu.
Ailesiyle olan iletişimi ise sadece
yemeklerde isteksizce söylediği bir kaç cümleye
inmişti. Babası onun bu durumuna
kızıyor ve “Neden sende diğer insanlar gibi normal
değilsin ki, senin yaşıtların dışarıda
top oynuyor, kızların peşinde koşturuyor. Bir de
senin haline bak, sürekli düşünceli
bir halde, bizim bile ne söylediğini anlamadığımız
tuhaf kitaplar okuyorsun!” diyordu.
Çocuğun kulakları bu sözleri işitse
de, cümleler beynine ulaşıp anlam kazanamadan
silinip gidiyordu. Ailesi bile
etrafındaki kalabalığın (aslında içindeki kalabalığın)
sözcüsü olmuşlardı. Onu anlamak şöyle
dursun, yolundan çevirmek, öğrenmek
istediği şeyleri bulmasına engel olmak
için sözleşmişlerdi sanki. Gerçektende herkes,
etrafındaki insanları kendi diyarına
çekmek istiyordu ama anlamıştı ki, birisini bir yere
davet ediyorsan, davet ettiğin yer
hakkında bilinçli olmalıydın. Eğer bilinçli değilsen,
insanlara mutsuzluk getirmekten başka
bir şey yapmamış olurdun.
Bu şekilde akşamı etmişti. Uykuya
dalması yine her zamanki gibi kolay olmuştu. Bu
sefer rüyasında bir savaş
meydanındaydı. Karşısında, hayatında gördüğü en
kalabalık ordu duruyordu. Kılıçları
bir meşale gibi yanmaktaydı. Yüzlerinde örtüler
vardı kıpkırmızı giyinmişlerdi ve
atları kızıl kan rengindeydi. Etrafa kalpleri korkuyla
titreten bir uğultu yayıyorlardı.
Çevresine bakındı, yanında kimsecikler yoktu.
Çaresizlik ile bütün vücudu sarsıldı.
Bu ordunun karşısında tek başına ne yapabilirdi
ki? O sırada dudaklarından şunlar
döküldü: “Herkesin imdat istediği tek yerden imdat
istiyorum. Beni koru ve gözet, bütün
yönelişlerin kaynağı sensin. Gizli ve açık bütün
seslenişlere icabet eden sen, şimdi
beni burada yalnız bırakma zira ben sana gelmek
için yola çıktım.”
Bunu her ne kadar kendinin söylediğini
sansa da, “O” icabet etmek istediği için
çocuğa bunu söyletmişti. Duası
karşılık bulmuştu. Sanki Mirac gecesinde Burak
denilen beyaz ata binmiş gibi,
binlerce asker tozu dumana katarak yanına geldiler.
Kumandanlarının yüzü dolunay gibi
parlamaktaydı. Çocuk ona sordu, “Siz kimsiniz?”
Ay yüzlü kumandan olanca heybetiyle
cevapladı; “Bana Sükûnet derler, bunlarda
sessizlikten doğmuş olan
askerlerimdir. Sana bu diyarda Gazap kumandanına karşı
ancak biz imdat edebiliriz”
Çocuk sevinmişti, unutulmamış
olduğuna, yardım eriştirildiğine... ve sevinmişti
sevildiğine. Daha sonra anlayacaktı
ki, hepsi kendinden kendine…
Sükûnet çocuğa baktı ve “Her ne kadar
ben bu askerlerin kumandanıysam da, bende
emirleri senden almaktayım, o yüzden
senin söylediğin gibi savaşacağız.” Çocuk
dedi ki: “Saldırmak adetimiz değildir,
sükûnetle bekleyeceğiz.” Kumandan tebessüm
etti, çünkü Sükûnetin kudreti sessizce
bekleyip, DURabilmekten geliyordu. Çocuk
ordusunun gücüne güç katmıştı.
Gazap kumandanı tabiatına uygun bir
şekilde daha fazla bekleyemeyip saldırıya
geçti. Bilmez misin; öfke dediğin şey
yerinde duramaz, sürekli saldırmak ister. Her
zaman karşısında bir düşman bulmak
ister. Nefret ve Kin’i de kendine yoldaş etmiştir.
Fakat bu sefer karşısında şimdiye
kadar rastlamadığı bir ordu vardı ve bu ordu,
düşmanlık duygularından arınmış,
mütebessim bir çehreyle onun kendilerine doğru
gelişini izlemekteydi. Gazap ilk defa
içinde bir korku hissetti. Kendisinden korkmayan
bu ordu da kimdi böyle? Oysa şu ana
kadar nice kişileri helâk etmiş, nice kişilerle
oyun oynamış ve çabucak alt edip kendi
hükümrânlığını ilan etmişti.
Gazap ve ordusu büyük bir şiddetle
Sükûnet’e ulaştı. Gazap ordusunun askerleri, bir
bir yok edildiler. Sükûnetin savaş
meydanındaki zerâfetine çocuk hayran kalmıştı.
Çocuğun Büyük kumandanı, karşısına
dikilen Gazaba, azap etmedi ve sessizce
bütün kudretiyle onu sükûnete
ulaştırdı. Zaten Sükûnetin görevi de buydu; Kendisine
ulaşan bütün duyguları dönüştürmek.
Çocuk ona baktı ve “Sen damlaları deryaya
kavuşturansın. Gazab’ın sana
şükrettiğini ve senin ona merhamet ettiğini şimdi
anladım. Sen düşmanı dost edensin.”
dedi. Sükûnet tebessüm edip, ordusuyla
oradan ayrılırken çocuğa sessizce şunu
fısıldadı “Her ne zaman istersen biz
buradayız, Unutma! Bizim kumandanımız
sensin.”
Çocuk uyandığında içinde büyük bir
huzur hissediyordu. Sevinçle güldü ve şükretti.
Tefekkürünün neticesi olan cevap ona
rüyasında verilmişti. Ama artık biliyordu ki rüya
dediği şey, mananın ta kendisiydi.
Dünya artık ona daha berrak
gözüküyordu, basiretsizliğin uykusundan uyanmaya
başlamış ve televizyonda gördüğü o
hipnozcu gibi olan zihninin hipnozundan da
arınmaya başlamıştı. Çevresinde
gördüğü şeylerden çok daha ötesinin var olduğunu
hep hissetmişti ama şimdi şahit
oluyordu ve artık hissetmekten ve inanmaktan öteye
geçmeye başlamıştı. Bilinçli şehadet
getirmek bu olmalıydı. Yoksa şehitlik
mertebesinin bir diğer yüzü de bu
muydu? Yani yaşarken, manaya şahit olarak ölüp
benliğinden arınmak... “Allah yolunda
öldürülenlere ölüler demeyin zira onlar diridirler
ama siz bilmezsiniz.” hitabı, henüz
yaşarken nefsini dönüştürenlere söylenmişti, şimdi
duyabiliyordu.
Ustasının onu çağırdığını
hissediyordu. Hemen yola çıktı, yollar bir nehir gibi akıyor
ve onu hedefine ulaştırıyordu. Sanki
kendisi bir katreydi ve Ustası da bir okyanustu,
yollar boyunca akıp ona doğru
çağlıyordu, ona kavuştuğunda her şey
dinginleşiyordu. İşte karşısındaydı,
gözlerine baktı. Sanki rüyasında gördüğü Sükûnet
karşısında oturuyordu. Ustası, başka bir
tarafa doğru bakarken:
“Rüyaların hakikatını ileride
anlayacaksın. Bu alemde insanlar üç çeşittir, biri
özünden uzak olanlar, diğeri özünü
arayanlar ve sonuncusu ise onu hiç
kaybetmediğini fark etmiş olanlar.
Arayışına devam et, umulur ki fark edenlerden
olursun.
Önünde ki üçüncü diyar hepsinden
tehlikelidir, senin için korktuğumuz yer burasıdır.
Bu diyarın kumandanına Hannas derler,
her türlü hayal, fitne ve vesveseyi kendisine
alet etmiştir. Seni senlikten
çıkartır, doğruları ters yüz eder, büyük manevi halleri
benliğe dönüştürür. Senden önce
niceleri bu diyara uğradı, milyonda biri ancak bu
girdaptan geçebildi.”
Çocuk sanki üçüncü diyarın fitnesine
hemen orada sözcü olmak istercesine şu
soruları sordu; “Siz olmasaydınız ben
bu diyara gelemez miydim? Neden size
ihtiyacım olsun?”
Ustası tebessüm ederek; “Çabuk baştan
çıktın, acele etme. Bu şehirlerin eşkiyaları
çoktur, yolları ise dardır. Yolu
bilmeyenin ruhunu gasp ederler.”
Çocuk sorduğu sorulara utanmıştı fakat
onların ağzından nasıl çıktığını bile
anlayamamıştı. Bir anda içinden
yükselmiş ve ağzından çarçabuk dökülmüştü. O
soruları sorarken kendini gayet zeki
ve mantıklı hissetmişti. Ama aldığı cevap
karşısında, eriyip yok olmak istiyordu
çünkü zekâ zannettiği şey Benlikten ibaretti.
Ustası ona keskin bir bakış
fırlatırken “Egonun gizli tuzakları çoktur, alemlere rahmet
olan Resul onu, dolunaysız karanlık
gecede yürüyen siyah karıncanın ayak seslerine
benzetmişti. Hani O’na sormuşlardı:
Sende bizim gibi uyur musun? diye. O alemlerin
övüncü olan da şöyle demişti; Gözlerim
uyur ama gönlüm (şuurum) uyumaz. İşte bize
de bu diyarda, böyle bir şuur
uyanıklığı gerekir, yoksa karanlık gecedeki sinsi
vesveseyi göremezsin.”
Çocuk ürperdi, bu kadar gizli olan bir
şey nasıl fark edilirdi? Tam bunu soracaktı ki,
ustası ona gitmesini işaret etti.
Sorusunun cevabını yine başka şekilde alacaktı.
Evine döndüğünde televizyonun
karşısına geçti, bir tartışma programı vardı. Yaşlısı,
genci, alimi, cahili bir araya
toplanmış konuşuyorlardı fakat sözlerinde ne bir tatlılık,
ne bir olgunluk, ne bir sükûnet, ne de
bir vakâr vardı. İsminin önüne bazı takılar alan
kişilere hocam diye hitap ediliyordu,
onların bilgisine güveniliyordu. Oysa çocuk, bu
kıt görüşüyle dahi onlarda kök salmış
olan kibri görmekteydi. Ağızlarından çıkan hiç
bir bilginin onlarda yer etmediğini,
kafalarından dillerine aktığını ama vücutlarına
sirayet etmediğini fark ediyordu.
Onlarda uykudaydılar, tek farkları uykudayken
diğerlerinden daha yetenekli bir
şekilde konuşabiliyorlardı. Onlar vücut şehrinin
fatihleri değillerdi. İlham ve ilmi
kendi çıkarları için kullanıyorlardı, kimisi para için,
kimisi şöhret için, kimisi otorite
için, kimisi ise makam ve mevki için kullanmaktaydı.
Benlik dağına hapsolmuşlardı. Kaf
dağında ki Zümrüd-ü Anka’dan habersizce
yaşıyorlardı.
Çocuk bunları düşünürken aniden
irkildi, onlara olan bu bakışının içine gizli bir kibir
karışmıştı. Doğru bir görüş olarak
başlayan şey bir anda ters yüz edilip kendini
beğenme ve onları beğenmeme haline
dönüşmüştü. Aniden feryat etti: “Aman Ya
Rab, doğrularımı eğriltme. Beni
hilekârın aldatmasından koru.”
Benlik işte böyle bir şeydi, önce
dışarıya bakıp beğenmediği bir şey bulurdu, sonra
onu kıyasıya eleştirmeye başlar ve
kendisi ile onu birbirinden ayırarak, onu kötü,
kendisini ise gizlice iyi ilan ederdi.
Bunu yaparken de içten içe haz duyar, kendisini
haklı hisseder ve konuştukça konuşma
ihtiyacı duyardı. Peki üstadının yaptığı neydi?
O’da eğriler konusunda uyarı yapıyor
ve doğruya davet ediyordu. O zaman O’da
eleştirmiş olmuyor muydu? Cevap içinden
volkan gibi yükseldi; “O yanlışı gösterirken
bunu Benlik duygusunun dürtüsüyle
değil, duyguların bulunmadığı bir bilinç
durumuyla yapıyor. Bu farkı dışarıdan
bakarak anlayamazsın ancak tadanlar bilirler.”
Soruda ki fitne onu alt edememişti.
Bir anlık zihni bulansa da kendini toparlaması
çabuk olmuştu. Ama soruların sonu
yoktu...
Çocuğun hayatı, ev, okul ve arada
sırada ustasına uğramak arasında gidip geliyordu.
Arkadaşlarından iyice kopmuştu,
kafasına hücum eden sorular farklı boyutlar
kazanmıştı, sel gibi akıyorlardı.
Henüz birisini bile cevaplayamadan binlercesi
geliyordu. Kalbi daralıyor, göğsü
sıkışıyor, kafası uğulduyordu. “Biz senin göğsünü
açıp genişletmedik mi!” vahyine
muhatap olmak istiyordu ama onun yerine gittikçe
daha da sıkışıyordu. Kabz (daralma)
dedikleri hal bu olsa gerekti. Sanki daha bu
hayattayken cehenneme sokulmuş
gibiydi. Dışarıda kar yağarken, alnından terler
boşalması ve etrafındaki insanların
şaşkın bir şekilde ona bakmaları neredeyse
sabrını taşırıp onu isyana
sürükleyecekti. Dayanması gerçekten güçtü. “Allah’ın
tutuşu kuvvetlidir.” hali bütün her
yerini kuşatmıştı.
Duaları, yalvarışları netice vermiyor,
yandıkça yanıyordu. Geceleri bir kaç saatlik
uykuyla duruyor, kafasında ki sorular
onu uyutmuyordu. Gün içinde dayanamayıp
defalarca ağladığı oluyordu. Ölmek
istiyordu, sanki bütün gücü elinden alınmıştı.
Çaresizlik, bezginlik ve umutsuzluk
onu ele geçirmişti. Soruları cevaplamak istiyor
ama üstesinden gelemiyordu. Ustası ise
oralı bile değildi. Hani yardım edilecekti. Bu
diyarda helâk olan diğerleri gibi
olmak istemiyordu. Ne yapacağını bilmiyordu. Günler
günleri kovaladı, kırk günün dolmasına
iki gün kalmıştı ve o hala aynı haldeydi.
Yorgunluktan dalmıştı; rüyasında büyük
bir adadaydı. Çok kalabalık bir insan
topluluğu orada toplanmıştı, üstleri
başları perişan, yüzleri acı içindeydi. Adanın
ortasında bir mabed vardı. Bütün
insanlar oraya doğru gitmekteydiler. Kendisi de
merak edip oraya yöneldi. İçeriye
girdiğinde, elinde kırbaç ile duran şeytanı gördü,
boyu uzundu. Elindeki kırbaçı oraya
buraya savuruyordu, yüzünde alaycı bir ifade
vardı. Şeytan, çocuğu görünce
“Hoşgeldin, bu gördüğün insanların hepsi bana tâbidir
ve sende olacaksın.” dedi. Çocuğun
kaşları çatıldı “Hayır, ben sana tâbi olmam”
Şeytan; “Olacaksın, zira benim ülkemdesin
ve buraya girenler bana tâbi olurlar.”
Çocuk; “Senin ülkene isteyerek
gelmedim ama buradan geçmek zorundayım. O
yüzden yolumdan çekil.” dedi.
Şeytan çocuğun üzerine saldırdı,
boğuşmaya başladılar. Bir oraya bir buraya
savruluyorlardı ama yenişemiyorlardı.
Çocuk zorlanmıştı, şeytan onu mabedin uzak
bir köşesine doğru fırlattı, çocuk
zorla ayağa kalktı, gücü tükenmek üzereydi. Ayakta
zor duruyordu, nedense gayri ihtiyari
ellerini ileriye doğru uzattı, sanki ellerinden bir
şey çıkacakmış gibi hissediyordu.
Karnından yukarıya doğru son kalan gücünün
yükseldiğini hissetti. Kollarına doğru
ilerleyen bu his, ellerinden bir yıldırım gibi çıktı,
şeytan ve diğer insanların hepsi yere
yıkılmıştı. Şeytan; “Seninle uğraşamam, defol
git.” dedi ve elinin tersiyle bir
işaret yaptı. Çocuk kendini bir anda bir sandalda,
adadan çok uzaklaşmış şekilde okyanusa
açılırken buldu.
Uyandığında kan ter içindeydi.
Rüyasının iyi bir şekilde sonlanmasına şükretti. O gün
rüyasının tesirinde bir müddet kaldı,
bu etkiden kurtulmak için odasında ki kitaplığına
bakarken uzun bir süredir okumadığı
bir kitabı eline aldı, rastgele açtığı yerde şu
cümle yazıyordu: “Sorular bilgini de
sensin, cevaplar bilgini de. O halde sen sor, sen
cevapla.” Celaleddin-i Rumi yine
Mevlana olduğunu göstermişti. Yardımın erişme
vakti gelmişti. Tek bir cümleyle
yardım olur mu deme? Zamanında sen de tek bir su
damlasıydın!
Çocuğun yükünün büyük bir kısmı
gitmişti. Soruları kendisinin cevaplamaya
çalışması, cebelleşmesi; rüyasında
gördüğü şeytanla tutuştuğu kavganın ta
kendisiydi. Bunu fark ettiği için
artık soruları ve cevapları sahibine teslim etmiş.
Hakikat boyutunda yapılan tefekkürün
bu şekilde bir kavga içermediğini anlamıştı.
Sorularla genişlemenin doğru yolu
içinde huzur barındırıyordu, sıkıntı değil. Hakikatın
keşfi huzurun kaynağıydı. Bunu bozan
bir soru gerçek bir soru olamazdı. O ancak
aldatmak için ortaya çıkardı ve eğer
aldatılmazsan; soruların ve cevapların ötesinde
olan bir hakikatı fark etmiş olurdun.
O gece yine rüyalar alemini ziyaret
etmişti. Karanlık bir yerde oturuyordu, etrafını tam
seçemiyor ama gölgeler, silüetler
görüyor ve tuhaf sesler duyuyordu. Bir ses şöyle
dedi: “Burası hayaller vadisidir,
istediğin her arzu gerçeğe dönüşür.” Aşık olduğu kız
aklına geldi, onu özlemişti. Düşünür
düşünmez, karşıdan birisinin yaklaşmakta
olduğunu fark etti. Bu oydu, sevdiği
kız çıkagelmişti. Sevindi, galiba konuşacaklardı.
Gerçek hayatta hiç konuşamamışlardı,
sadece uzaktan birbirlerine bakışırlardı. Kız
ona merhaba dediğinde kalbi yerinden
çıkacak gibi oldu. Merhaba diye cevap verdi
titreyen bir ses tonuyla. Kız tebessüm
etti, iyice sokuldu. Niye şimdiye kadar
konuşmadık ki, ben hep yanında olmak
istiyorum deyip, kafasını çocuğun göğsüne
yasladı ve sarıldı. Çocuk mest olup
kendinden geçmişti, kızın saçlarının kokusunu
alıyor ve teninin yumuşaklığını
hissediyordu. Kız, “aşkımmm” diye mırıldandı ve
çocuğun dudaklarına yaklaştı. Tam
öpüşeceklerken çocuğun şuuru hafif bir şekilde
geriye çekildi. Çocuk kıza baktı ve
“Hayır! Sen hayaller vadisinin baştan
çıkarıcısısın.” dedi ve kızın
kollarından kendini geriye doğru çekti. Kız feryat ederek
karanlığa karışıp kayboldu. O sırada
sol tarafında yaşlı bir pir suretinde bir adam
belirdi ve çocuğa “Seni tebrik etmeye
geldim, hayatımda senin kadar büyük bir kişiye
rastlamadım, sen çok olgun bir
insansın. Bu hayalden kurtulmak kolay değildir, o
yüzden sen artık nihayi olana ulaştın,
hakikatı keşfettin. Kutlu olsun.” dedi.
Çocuk durdu, elinde tesbih, dilinde
dua olan bu pir-i faniye dikkatle baktı ve sonra
tebessüm ederek: “Seninle adada
yaptığımız savaşta akıllanmamışsın. Bana ilham
ettiğin kibir senin olsun ve ateş her
zaman seninle bulunsun, suretini değiştirsen de
seni tanıdım” dedi. Bunu der demez, bu
defa sağ yanında bir adam belirdi. Adamın
yüzü de kendisi de ışıktandı. Çocukla
selamlaştılar. Çocuk adama kim olduğunu
sordu. “Bana Nur derler, senin
bilincinden oluştum ve senin işaretinle karanlığı
kuşatmaya geldim.” dedi. Çocuk şöyle
söyledi: “Meydan senindir, bu diyarın halkını
ilmin ışığına boğ!”
“Biz O’nların kalplerine Sekine (
Sükunet, Sessizlik, Huzur ) indirdik” ayeti tecelli etti. “Ey mutmain olan nefs ( bilinç )” hitabı ile razı olmuş ve razı olunmuş olarak
Safiyete erdi. Tatmin ve Huzurun ta kendisi olarak.
Evet sevgili okuyucum, bu masalın
devamını yaşamak ve yazmak sana kaldı, diğer
kapıları bulmak ve fethetmek senin işindir.
Yolculuğunun bir kısmına eşlik etmeye ve
onu biraz kolaylaştırmaya çalıştım. Cümlelerle
oluşturulmuş bu yazıyı okudun, şimdi
cümlelerden oluşmayan kendi kitabını
okumaya başlamalı ve kendi beynini, kalbini,
özünü değerlendirmelisin. Bunun için
bir Dost ara, O sana yolu kolaylaştırır. Aşk ile kanatlandırır. Bunu yapmazsan,
bu yazıda diğer yazılar gibi bir zaman
geçirici olmaktan başka bir şeye
yaramayacaktır. Ben senin zamanını geçirmeyi
değil, zamandan, mekandan ve koşullanmalarından
özgürleşmeni diliyorum.